Dernek Üyeliği Nedeniyle Mahkumiyetden Dolayı İstinaf Dilekçesi

2814

Dosyayı indirip kendinize uyarlayınız “Dernek Üyeliği Nedeniyle Mahkumiyetden Dolayı İstinaf Dilekçesi”

DURUŞMA TALEPLİDİR

 

…………… BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ İLGİLİ CEZA DAİRESİ’NE

gönderilmek üzere

………… ……AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA,

DOSYA NO………………………….: …………../…………. Esas

İSTİNAF KANUN

YOLUNA BAŞVURAN

SANIK ……………………………… :

İSİM-SOYİSİM TC:………………………………..

ADRES

SUÇ İSNADI…………………….. : Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma

TEBLİĞ TARİHİ ……………………….: ……./………./…………….

KONU……………………………………: ……………… ………Ağır Ceza Mahkemesi ……./………./……….tarih ……../……….Esas ve …………/………….. Karar sayılı kararının istinaf incelemesi isteminden ibarettir.

BAŞVURU SEBEPLERİ VE GEREKÇESİ :

Örgüte üye olma isnadıyla yerel mahkemede yargılanmış olup TCK md:314/2 maddesi gereği …………. yıl …………. ay hapis hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Müvekkil ……./………./………. -……./………./……….tarihlerinde gözaltında, ……./………./………. – ……./………./………. tarihleri arasında tutuklu kalmıştır. Yerel mahkemenin hakkında vermiş olduğu Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan vermiş olduğu hapis cezası kararı usul ve yasaya aykırı olup iş bu karara süresinde itiraz ediyorum.

Tarafımızca yapılan itirazlar gereği yerel mahkemece eksik araştırma ve incelemelerin yüksek mahkemece tamamlanarak kararın DEĞİŞTİRİLİP-DÜZELTİLEREK BERAAT kararı verilmesine, yüksek mahkeme BERAAT talebimiz konusunda aksi kanaatteyse itirazlarımızın kabulüyle ……………… ………Ağır Ceza Mahkemesi ……./………./……….tarih ……../……….Esas ve …………/………….. Karar sayılı kararının BOZULMASINA karar verilmesini talep ediyorum. Şöyle ki ;

15 temmuz 2016 tarihinden önce üyesi olduğum sendika, dernek ve vakıf devletin cari kanunlarına göre kurulmuş olup faaliyetlerine devam etmiştir. Hatta devlet tarafından desteklenen, faaliyetleri nedeniyle ödüller verilen, teşekkür ve takdir beratları verilen daha da ötesinde TBMM tarafından kendisine “ÜSTÜN HİZMET MADALYASI” verilen, “KAMUYA YARARLI DERNEK STATÜSÜ” verilen dernekler, vakıflar ve üyelik aidatları ilgili bakanlık tarafindan ödenmiştir. 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra çıkarılan KHK ile faaliyetlerine son verilen dernek, vakıf ve sendika üyelerine bu üyelikleri nedeniyle ceza verilmeye başlandı. Bu cezaların hic bir hukuk sisteminde karşılığı yoktur ve olamaz. Ancak yargısı idarenin emrine girmiş neyin suç olup olmayacağına idarecilerin karar verdiği, savcı ve hakimlerinde bunun gereğini yaptığı ülkelerde mümkün olabilir. 17-25 Aralik 2013 tarihlerinden sonra ülkemizde de hukuk rafa kaldırılıp TBMM’de devreden çıkarıldığı icin hiç bir vatandaşın hukuki güvencesi de kalmadı. Bir seyin suç ve bir kimsenin suçlu sayılması idarecilerin sözlerine indirgendi. Artık neyin suç ve kimin suçlu olduğuna karar veren merciler değişti.

Evrensel tüm hukuk kuralları, insan hakları, hatta kendi Anayasamız ve kanunlarımız hiçe sayılarak yargılamalar yapılmaya ve sonuçta hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan yargılama biçimleri ve delil değerlendirme kriterleri ile devletin faaliyetine izin verdiği hatta desteklediği, aidatını ödediği dernek, vakif ve sendikalara üye olan insanlara çok büyük cezalar verilmeye başlandı. Binlerce belki de onbinlerce insan bundan dolayı tutuklandı, işinden oldu, aileler perişan edildi, açlığa ve sefalete maruz bırakıldı. Bir gecede en ufak bir şiddet olayına karışmamış insanlar terörist ilan edildi. Yargılama yapılmadan bu insanların isimleri çarşaf çarşaf basında listeler halinde yayınlandı. İnsanlar yargısız infazlara mahkûm bırakıldı. Masumiyet karinesi yok edildi. İnsanların suçlu olup olmadiğına gazete mansetleri, köşe yazıları, tv programları ve sosyal medya hesaplarından karar verilmeye başlandı. Üstelik bu medya eliyle yapılan bütün linçlere yargı da ayak uydurdu. Medya eliyle yapılan yargılamaları onaylama makamı oldu. Bu medya yargısına en ufak aykırı karar veren hakimler ya tutuklandı, ya gorevinden alındı ya da tehdit edildi.

Bütün bu durumlara maruz kalan ama halâ bağımsız ve tarafsız olduğunu iddia eden yargının Anayasamızda ve kanunlarımızda olan kuralları da nasıl yok saydığı ve onlara aykırı kararlar verdiğinide kısaca izah edelim.

Anayasa’nın

10. Maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun  önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” şeklindeki düzenlemesi yürürlükte olduğu halde; devlet tarafından faaliyetine izin verilen dernek, vakıf ve sendika marifetiyle siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri durumunu dile getiren toplumun bir kesime bunlardan dolayı ve adeta devlet tarafından kendisine kumpas kurularak Anayasamızda var olan bu düzenlemeye aykırı hareket edilmiştir.

Yine Anayasımizın 11. Maddesinde ” Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz..” Düzenlemesi yok sayılarak keyfi uygulamalar ile suç olmayan faaliyetler suç haline getirilmiştir.

Anayasamızın 33. Maddesinde “– (Değişik: 23.7.1995-4121/2 md.; 3.10.2001-4709/12 md.) Herkes, önceden izin almaksızın  dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.

Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.

Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.

Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.

Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.

Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir.

Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.”

Anyasamızın 51. Maddesinde” (Değişik: 3.10.2001-4709/20 md.) Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.

Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.

Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.

………….”

Anayasal hakkını kullanıp dernek, vakıf, sendika uyesi olan ve faaliyetlerine katılmamız nedeniyle bugün bu Anayasal hakkını kullanmış olmamız suç olarak kabul edilmektedir. Bu kabulün akılla uzaktan yakından izahi yoktur. Bu tamamen suçu olmayan insanları kendinden olmadığı ve emirlerini dinlemedikleri için cezalandırmak için uydurulan bir delildir. Hukukta da insani olan her sistemdede bunun yeri yoktur. Bu dernek, vakıf ve sendikalar hükümeti destekledikleri sürece el üstünde tutulmuş, desteklerini çektikleri ya da artık hükümeti destekleyecekleri bir ortam kalmadığının ortaya çıkması üzerine insanların bu kurumlarla bağlarını koparmaları siyasilerce dile getirilip bu insanların da buna uymamaları suç olarak kabul edilmiştir. Oysa Anayasa hiç kimseye böyle bir zorlamanın yapılamayacağını güvence altına almıştır.

Bütün bu açıklamalara ek olarak yine;

Anayasamızın 38. Maddesinde ” Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.”

Türk Ceza Kanunun Suçta ve cezada kanunilik ilkesini düzenleyen 2. Maddesi ;

(1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.

(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.

(3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.

Devamında

Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini düzenleyen 3. Maddesi.

(1) Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.

(2) Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz.

Yukarıdaki düzenlemeler 5237 sayılı Türk Ceza Kanun’ da düzenlenmiştir.

Yine bu kanunun 7. Maddesi de aşağidaki düzenlemeyi içermektedir.

Zaman bakımından uygulama”(1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanunî neticeleri kendiliğinden kalkar.”

TCK’nın 20. Maddesi;

“(1) Ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.

(2) Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Ancak, suç dolayısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar saklıdır.”

Ve son olarakta TCK’nın kastı düzenleyen 21. Maddesi;

” (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanunî tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. ”

Bütün bu Anayasal ve yasal düzenlemeler dikkate alındığında dernek, vakıf ve sendikalara üye olarak Anayasa ile güvence altına alınan Anayasal hakların kullanıldığı, üye olunduğu zamanda bu kurumların faaliyetlerini Anayasa ve yasalara uygun olarak yürütüldüğü, faaliyetlerinin yasaklanmadığı, hukukun rafa kaldırıldığı bir dönemde bile bu kurumların faaliyetlerini durduracak gerekçelerin bulunamadığı da dikkate alındığında böyle bir suçun Anayasada ve TCK’da bulunmadığı, zira kanunsuz suç ve ceza olmayacağı, idarenin düzenleyici işlemleri ile suç ve ceza konulamayacağı herkesin kabulü olan bir durum oldugu ve hukuk devletinin vazgecilmezlerinden olduğu halde; bu düzenlemeler görmezden gelinerek hiç bir kanuni düzenleme olmadığı yine buna ilişkin Anayasaya aykırıda olsa idari düzenleyici işlem bulunmadığı halde, adeta idarecilerin söylemleri ile bu kurumlara üyelik suç sayılmıştır. Böyle bir durumun hiçbir hukuk devletinde uygulaması bulunmamaktadır.

Bir an bu kurumlarda üye bulunan bazı kişilerin suç işlediği varsayılsa bile “ceza sorumluluğunun şahsi olduğu, kimsenin başkasınin fiilinden sorumlu tutulamayacaği” kuralı dikkate alındiğında bu kurumlara üye olan herkesin baskalarının eylemlerinden sorumlu tutuldukları görülecektir.

Devletin Anayasasına ve kanunlarına göre kurulup faaliyetlerine devam eden bir kuruma üye olmanın suç işlemek kastıyla olduğunun kabulünün hukuken izahı mümkün değildir. Zira hiç kimsenin bu kurumların ( gerçektede hiçbir suça bulaşmadıkları bilindiği halde) suç işleyeceğini bilerek üye olduğunun ispatı yoktur. Buna ilişkin delilde yoktur. Sendika, dernek ve vakıf üyeliğinin suç sayılmasının evrensel hukuk kuralarında ve insan haklarında, AİHM uygulamalrında da yeri yoktur.

Tamamen idarecilerin kendilerine düşman seçtikleri bir gruba olan kinlerinin onların her türlü faaliyetlerini keyfi olarak suç saymadan, bu varsayım, kanunsuzluk ve hukuksuzluklara yargı eli ile “her şey hukuk çerçevesinde yapılıyor” kılıfı giydirmektir.

Oysa yukarıda sayılan tüm Anayasal ve yasal düzenlemelere göre ortada bir suçun bulunmadıği sabittir. Bütün bu gerçeklere rağmen sendika, dernek ve vakıf üyeliğinin suç sayılması ve bundan dolayı ceza verilmesi hukuka aykırıdır, bu şekilde verilen kararın bozulması, cezanın kaldırılması ve halen tutuklu olanların tahliye edilmesi gerekmektedir.

Yargıtayın ve mahkemelerin yerleşik Uygulamalarina Göre Bir yapılanmanın Silahlı Terör Örgütü olarak Kabulü için aşağıdaki unsurların bulunması gerekmektedir.

1-Bir örgütün Silahlı Terör Örgütü kabul edilebilmesi için,

Öncelikle; TCK’ nın 220 Maddesinde belirtilen suç örgütüne ilişkin gerekli unsurların bulunması gerekir. Bu unsurlar şunlardır

  1. Örgütün varlığının kanıtlanması,
  2. Üye sayısının en az 3 ve daha fazla olması,
  3. Suç işlemek amacı etrafında fiili birleşmenin olması,
  4. Gevşek de olsa hiyerarşik bağ bulunması,
  5. Örgütün Devamlılığının bulunması,
  6. Elverişli üye, araç ve gereçlere sahip olması gerekir.

Bu unsurlar suç İşlemek için bir araya gelmiş olan bir Örgütün unsurlarıdır. Temel özellik suç işleme iradesi ile bir araya gelmektir.

Dosyada sanigin TCK’nın 220 Maddesi anlamında en az 3 kişi olarak suç işleme amacı ile fiili bir araya geldigine, aralarında gevşek de olsa hiyerarşik bağ bulunduguna, devamlılığın bulunduguna, örgütün faaliyet çerçevesine göre elverişli araç, gerece sahip olduğuna dair hiçbir delil bulunmadığı bu anlamda TCK 220 maddesindeki unsurlarin bulunmadigi anlaşılmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin örgütlü toplum içindeki yasal faaliyetleri, terör örgütünün faaliyeti gibi gösterilerek terör örgütü oluşumuna kanıt yapılamaz. Bu uygulama meşru ve hukuka uygun kabul edilemez. Aksi halde gücü elinde bulunduran, Devlet erkine yön veren irade, kendi işine gelmediği oranda her hangi bir sivil toplum örgütünü örneğin Tüsiad’ ı, Çarşı Taraftar Topluluğunu vs. “tehlikeli” kabul ederek, “terörist” ilan ederek düşman ceza hukukunun süjesi haline getirilebilir. Bu uygulamanın ceza hukukunda ve hukuk devletlerinde yeri yoktur.

2- Devletin Güvenliğine ve Anayasal düzene karşı suç işlenmesi “amacı” ile kurulan “bir örgüt” bulunmalıdır.

Gülen hareketinin en az kırk yıllık geçmişi bulunmaktadır. Devlet güvenliği ve Anayasal düzene karşı suç işlemek gibi bir amacının olmadığı, 28 Şubat sürecinde Gülen hakkında açılan davada verilen beraat kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından da onanarak kesinleşmiştir. Onama tarihi ile 17/25 Aralık 2013 tarihleri arasında böyle bir iddia ileri sürülmüş değildir. 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra aniden, Gülen Hareketinin amacının Devlet güvenliği ve Anayasal düzene karşı suç işlemek olduğu ileri sürülmüştür. Gülen hareketinin Anayasada belirtilen, Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik ve ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak suçlarını işlemeyi amaçladığına dair her hangi bir somut kanıt ileri sürülmüş değildir. Hangi anayasal suçun, örgütün hangi talimatı ile, hangi örgüt üyeleri tarafından ne şekilde işlendiğinin açıklanması gerekir. Gülen Hareketinin kamuoyuna yönelik açıklama ve görüşlerinde Anayasada belirtilen niteliklere aykırı faaliyetlere yönelik olarak belirtilen suçları işlemeyi teşvik edici bir söylemi bulunmamaktadır. Gülen hareketinin kamuoyuna açık olmayan faaliyetlerinde böyle bir amaç belirlenmiş ise bunun kanıtları ile ortaya konulması gerekir. Sanığın bu yöndeki eyleminin ve kastinin da ortaya konulması gerekmektedir. Mahkeme kararında sanığın Devletin Güvenliğine ve Anayasal düzene karşı suç içeren eylemi kanıtları ile ortaya konulmuş değildir. Mahkeme kararında, düşman ceza hukukunun yansıması olarak Gülen Hareketini “tehlikeli” ve “düşman” olarak niteleyen, “niyet okuma” kabulüne bağlı tamamen soyut değerlendirmelere yer verilmiştir.

Örgüt terimi genel anlamıyla; “belirli ve müşterek bir işi yapmak veya amacı gerçekleştirmek maksadıyla kişi veya kurumların oluşturduğu birlik veya teşekkül” şeklinde tanımlanabilir. Suç örgütü ise, suç işlemek amacıyla kişilerin oluşturduğu birlik veya teşekküldür.

3-Bir yapilanmanin terör örgütü olarak kabulü için diğer şart ; kurulan bu örgütün eylemlerinin; cebir ve şiddet kullanarak, baskı,korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini içermesi gerekir. (3713 Sayılı yasanın 1. Maddesi )

Mahkemenin gerekçesinde cebir, şiddet eylemlerine kanıt olarak;

a -“Emniyet, askeriye ve yargı alanında gizli bir şekilde örgütlenmesi ve dolayısıyla silahlı örgüt üyelerinin hazır halde bulunması” gösterilmiştir.

Silahlı Terör Örgütünde örgütün silahlı olması ayrı bir unsurdur. Mahkeme tarafından “cebir şiddet unsuru” ile “örgütün silahlı olması” gerektiği unsurları bir birlerine karıştırılmıştır. Örgütün silahlı olması gerektiği unsuru aşağıda, yeri gelince ayrıca açıklanacaktır. Gülen Hareketinin emniyet, askeriye ve yargı ayağında gizli bir şekilde örgütlendiğine ilişkin kararda her hangi bir somut kanıt ileri sürülmemiştir. Soyut iddia olarak kalmıştır. Bu gizli örgütlenmenin üyelerinin kimler olduğu açıklanmamıştır. Başka mahkemelerde bu isnad edilen davalar devam ettiği halde, masumiyet karinesi aykırı olarak kesinleşmeyen konuların mahkemece kanıt gibi sunulması hukuka aykırılık teşkil eder. Masumiyet karinesine aykırıdır. Bunun yanında emniyet, askeriye ve yargı görevlilerinin silahlarının hazır bulunması bu kişilerin “silahla” cebir ve şiddet uygulayacakları söylenerek kanıt yapılması hayatın olağan akışına, mantık kurallarına tamamen aykırı bir durumdur. Ceza hukuku dış dünyaya yansımış eylemlerle ilgilenir. Kişinin görevi nedeni ile taşıdığı, bulundurduğu silah ile ileride suç işleyeceğini belirtmek niyet okumanın ötesinde düşman ceza hukukunun tipik uygulamasıdır. Mahkeme Gülen hareketinden olduğunu düşündüğü, (bu kanata nasıl ulaşıldığı, bu kişilerin kim oldukları, nerde, ne şekilde görev yaptıkları kararda belirtilip açıklanmış değil) bir kısım kamu görevlilerini kendince “tehlikeli” kabul ederek bu kişileri “düşman”, “terörist” ilan edebilmektedir! Kim olduğu belirsiz “teröristlerin” ileride cebir şiddet uygulayabilecekleri bunun da yargılaması yapılan sanıkların mahkûmiyetine

kanıt olacağı gerekçesi düşman ceza uygulamasını da aşan mantık kurallarını zorlayan bir uygulamadır.

b- “19.01.2014 Tarihinde MİT Tırlarının durdurulması olayında MİT mensupları ile jandarma mensupları arasında arbede yaşanması ve MİT personelinin örgüt üyesi olduğu düşünülen jandarma personeli tarafından silah kullanılarak darp edilmesi,” gösterilmiştir.

Kamuoyunda MİT Tırları olayı olarak bilinen, silah taşıdığı iddia edilen Tırların durdurulmasına ilişkin olayın yargılaması halen devam etmektedir. Mahkeme, başka Mahkeme önünde yargılaması devam eden bir olaya ilişkin olarak, dava dosyasını getirtmeden ve huzurda tartışmadan, kendisini O mahkemenin yerine koymak sureti ile incelemediği dosyayı kendi dosyasında kanıt olarak kabul etmiştir. CMK 217 Maddesine aykırılık mutlak bozma nedenidir. Bunun yanında Mahkemenin cebir-şiddete delil olarak gösterdiği olayda “..örgüt üyesi olduğu düşünülen jandarma personeli” ifadesi kullanılmıştır. Jandarma personelinin örgüt üyesi olup olmadığının dahi belli olmadığını Mahkemenin kendisi ikrar etmektedir. Mahkeme olay yerinde bulunan Jandarma görevlilerinin örgüt üyesi olup olmadığından dahi emin değildir. Örgüt üyesi olup olmadığı bilinmeyen jandarma personelinin cebir şiddet kullandığı da tam olarak belli değildir. Mahkeme gerekçesinde “arbede yaşandığını” ifade etmektedir. Adli soruşturma sırasında kolluk görevlilerinin güç kullanma yetkisinin bulunması yanında, ölçüsüz güç kullanımı söz konusu ise bunu ortaya koyacak rapor vs. nin de dosyaya getirtilmesi gerekir. Dosya gelmediği gibi rapor da getirtilmiş değildir. Bu durumda mahkeme gerekçesindeki kabul tamamen olasılıklara dayanmaktadır.

c- “15.07.2016 tarihinde yapılan darbeye teşebbüs” unsur olarak gösterilmiştir.

15 Temmuz Hain darbe girişimine ilişkin, darbe girişiminin kimler tarafından ne şekilde yapıldığına ilişkin bir kısım hazırlık soruşturmaları ile açılmış olan çok sayıda davalar devam etmektedir. Mahkeme yine CMK 217 Maddesine aykırı olarak kararını “duruşmaya getirtilmiş, huzurda tartışılmış” kanıtlara dayandırmamıştır. Bu durum ceza yargılamasının bir çok ilkesine aykırıdır. Mutlak bozma nedenidir. Mahkeme, 15 Temmuz Darbe girişimini kararına kanıt yapmak istiyor idiyse öncelikle bu davalarının sonucunun bekletici mesele yapılması gerekmektedir. Fakat yargılaması yapılan, Darbe girişiminde her hangi bir eylemlerinin de olmadığı sabit olan sanıklar mahkeme tarafından bertaraf edilmesi gerekli bir “düşman” olarak görüldüğünden olsa gerek, ceza hukukunun ilkeleri askıya alınarak, hukuka aykırı bir şekilde mahkumiyet kararı verilmesi yoluna gidilmiştir.

Dosyada yargılamasi yapılan sanığın cebir şiddet tehdit içeren eyleminin ne oldugu belirtilmemis, kanıtları ile ortaya konulmamış, peşinen cebir şiddet eylemi var kabul edilerek cezalandirilmasi yoluna gidilmistir.

4- Eylemleri gerçekleştiren faillerin bu örgüte mensup olması gerekir. ( Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kamuoyunda Ergenekon ismi ile bilinen dava dosyasına ilişkin bozma kararında yer alan ifadesidir)

Silahlı Terör Örgütünün amacına ulaşmak için işlediği suçları gerçekleştiren kişilerin bu örgüte mensup oldukları her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delilerle kanıtlanmış olması gerekir. Yukarıda da belirtildiği gibi Gülen Hareketinin işlediği iddia edilen suçların bu yapıya mensup kişiler tarafından gerçekleştirildiği kanıtları ile birlikte ortaya konulmuş, kararda açıklanmış değildir. Başka mahkemelerde devam eden yargılama süreçlerinin akıbeti sorulmadan, kesinleşmeleri beklenmeden, hatta bu dosyalar getirtilip incelenmeden eylemleri gerçekleştiren kişilerin bu yapıya dahil olup olmadığının belirlenebilmesi mümkün değildir. “İhtimale hüküm bina edilmez.” Hükmü Mecelleden bu yana hukukumuza da girmiş evrensel bir ilkedir. Olasılıklara göre karar verilmesi düşman ceza hukuku uygulamasının ürünüdür.

5- Anayasal düzene aykırı suçların işlenmesi amacı etrafında, sürekli bir birliktelik olmalıdır.

Örgüt, amacı içerisindeki suçları işlemeye yönelik olarak zaman kısıtlamasına tabi olmaksızın faaliyet gösteren bir yapılanmadır. Bu husus bir Yargıtay kararında da ; “suçu basit bir birleşmeden ayıran, devamlılık ve birden fazla suç için olma, sürekliliktir” biçiminde ifade edilmiştir.

Sivil toplum örgütlerinin yapısı gereği, sivil toplum örgütünün yasal amaçlarını yerine getirmek, gerçekleştirmek için aynı amaç etrafında sürekli bir birlikteliğin bulunması söz konusu olabilir. Silahlı Terör Örgütlerinde ise sürekli birliktelik unsurunda, “ana

yasal düzene karşı suçları” işlemek amacı söz konusudur. Somut olayda yargılaması yapılan sanıklar, Gülen hareketini dini bir cemaat olarak bilip kabul ettikleri için bir kısım faaliyetlerine katıldıklarını belirtmişlerdir. Anayasal bir suç işlemek gibi amaçları olmadığı gibi bu yönde de bir eylemleri de bulunmamaktadır. Dolayısı ile aynı meslek grubundan olan sanıkların birliktelikleri suç işlemek için oluşan bir birliktelik değildir. Sivil toplum örgütü faaliyetleri çerçevesinde oluşan bir birlikteliktir.

6- Organize Bir yapı bulunmalıdır.

Sivil toplum örgütlerinde veya örgüt olarak kabul edilebilecek tüzel kişiliğe sahip olsun olmasın bir yapıda “organizasyonun” bulunmaması düşünülemez. Gülen Hareketi kendine özgü sivil toplum örgütü yapısı içinde sadece Türkiye’ de değil, dünyanın birçok ülkesinde eğitim, sağlık, yardım kurumları vs. açmış ve işletmiş bir yapıdır. Bu kadar geniş kapsamlı faaliyetin “organize” olunmadan yürütülmesi mümkün değildir.

7- Üyeler arasında Hiyerarşik bir ilişki bulunmalıdır.

Silahlı Terör Örgütlerinde hiyerarşik ilişki kavramı işbölümünden daha fazlasını gerekli kılar. Bu kavram, astlık üstlük ilişkisini ve örgüt üyelerinin, örgüt kararlarına tabi olması gereğini ifade eder. Ayrıca hiyerarşik ilişki, örgütün belirli bir disiplininin bulunmasını, yetkili organ veya makamın aldığı kararın örgüt üyelerince uygulanması zorunluluğunu gerektirir. Örgüt kararlarına uyulmaması veya otorite ilişkisinin reddedilmesi, örgütsel yaptırımlarla karşılanır. Örgütün olanaklarına ve organizasyon yeteneğine bağlı olarak oluşturulan hiyerarşik ilişki sonucunda çeşitli konularda birimlerin, uzmanlaşmış kişilerin istihdam edilmesi de söz konusu olabilmektedir.

Sivil toplum örgütlerinde veya örgüt olarak kabul edilebilecek tüzel kişiliğe sahip olsun olmasın bir yapıda organizasyon içinde hiyerarşik bir yapının kurulmuş olması doğaldır. Bu unsurun bulunması tek başına hiçbir örgütü silahlı terör örgütü haline getirmez. Her hangi bir sivil toplum örgütünün, her hangi bir cemaatin oluşturduğu “örgüt” yapısının özellikleri sayılmak sureti ile bu yapılanmada yer alan kişiler belirtilerek, bu yapının “silahlı terör örgütü” ilan edilmesi ancak düşman ceza hukuku uygulamasında mümkün olabilecek bir durumdur.

8- Örgütün Silahlı Olması gerekir.

314. maddedeki örgütü kurma, yönetme veya üyesi olma suçunun oluşması için, örgütün ‘silahlı örgüt’ niteliğinde bulunması gerekmektedir. Silah, TCK 6. maddede tanımlanan silah kavramı çerçevesinde açıklanamaz. Anılan tanımda, çeşitli suç tipleri bakımından genel olarak saldırı ve savunmada kullanılabilmeleri nedeniyle, gerçekte silah olarak üretilmemiş olan kimi cisim ve araçlar da silah olarak kabul edilmiştir. Buna karşın Devlete ve Anayasal düzene karşı suçların işlenmesi amacıyla kurulan örgüte ait silahların gerçek anlamda silahlardan olması ve ayrıca sayı ve vahamet bakımından amaç suçları işlemeye elverişli bulunması gerekir. Silahlı örgüt, üyeleri silah taşıyan örgüt anlamına gelmemektedir. Silahlar bilfiil örgütün elinde veya kontrolünde bulunmalı, başka deyişle ‘örgüt silahlı’ olmalıdır. Silahın örgüt üyeleri nezdinde veya örgüte ait yer ve depolarda ya da örgütçe ulaşılabilir halde bulunması olanaklıdır.

Silahın sayı ve vahamet yönüyle amaç için yeterli olması koşuluyla örgütün kullanımına hazır silahların bulunması silahlı örgüt kavramının varlığı bakımından yeterlidir. Buna karşın, örgüt üyelerin kişisel olarak silahlarının bulunması,

örgütün silahlı örgüt olarak kabul edilmesi için yeterli görülemez. Bazı örgüt üyeleri kişisel davranışlarla silah taşısa veya bulundursa dahi, bu davranış örgütün amacı ve örgüt kararları doğrultusunda bulunmadığı takdirde, örgütün silahlı olduğu Kabul edilmemelidir.

Gülen Hareketine mensup olduğu ileri sürülen ancak buna ilişkin her hangi bir kanıt ileri sürülmeyen, başka yargılamalarda da henüz örgüt üyesi oldukları kesin hükümle kanıtlanmayan bir kısım kamu görevlilerinde (Emniyet Görevlisi, asker, vs.) kamu hizmetinin gereği olarak bulunan, bu kişilerin kullanıma tahsis edilmiş silahların, silahlı terör örgütünün silahı olarak kabulü mümkün değildir. Söz konusu silahlar görevleri gereği devlet tarafından bu kişilere tahsis edilmiştir. Denetimi de yasal mevzuat çerçevesinde tamamen Devletin kontrolü altındadır. Gülen Hareketi öğreti ve söylemlerinde cebir, şiddet ve teröre karşı açıklamalarda bulunmuştur. 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası, Gülen Hareketi üyesi olduğu iddiası ile yüzbinden fazla kişi hakkında adli işlem başlatılmış, 50 binden fazla kişi tutuklanmış, bu kişilerin çoğuna yakını ile ilgili olarak evleri, işyerleri ve araçlarında aramalar yapılmış, Gülen Hareketinin tüm resmi kurumları kapatılmış, el konulmuştur, Tüzel kişiliklerde de aramalar yapılmıştır. Buna karşın tüm bu adli soruşturma ve arama kararlarına rağmen “örgütün silahı” denilebilecek her hangi bir “silah” ele geçirilmiş değildir. Tüm bu gerçeklik ortadayken Gülen Hareketinin Silahlı Terör Örgütü tanımı içine dahil edilme çabaları düşman ceza hukuku uygulamasının başka bir yansımasıdır.

Sonuç olarak; Silahlı Terör Örgütü kabulüne ilişkin yukarıda belirtilen unsurlar, yıllar içinde Yargıtay’ ın uygulamaları ile içtihat haline gelmiş, halen terör suçlarına bakmakla görevli Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kamuoyunda Ergenekon ismi ile bilinen dava dosyasında da kararlıkla uyguladığı unsurlardır.

Sanık ile ilgili Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında, “Silahlı Terör Örgütü” olarak kabul için aranan unsurlarının hiç birini somut kanıtları ortaya konularak, örgütün ve örgüt üyelerinin eylemleri ile ilişkisi kurulmak sureti ile tartışılmış, açıklamış değildir. Sanıga isnad edilen bir eylem bulunmadığı gibi, sanığın dosya kapsamındaki atılı suçlara ilişkin somut kanıtlara dayalı eylem ve faaliyetleri ile bu eylem ve faaliyetlerindeki irtibatı, iştirak iradesini aşan hiyerarşik bir yapılanma içinde bulunup bulunmadığı tartışılmış, ortaya konulmuş da değildir.

Mahkemenin kabulü maddi gerçekleri ortaya koyan kanıtlardan ziyade bir takım “tahmin”, “yorum”, “niyet okumalara” dayalıdır. Mahkemenin uygulamalarını ve kabullerini vatandaşlara uygulanan normal ceza hukuku uygulaması olarak görmek mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda mahkeme tarafından yapılan uygulama düşman ceza hukuku ilkeleri açısından özetle değerlendirildiğinde ulaşılan tespitler şunlardır;

– Hükümetin bazı üyeleri hakkında başlatılan yolsuzluk soruşturmalarından “Gülen Hareketi” sorumlu tutulmuştur. Bu süreçten sonra o güne kadar Sivil Toplum Örgütü Niteliğinde kabul edilen yapı bir anda “tehlikeli” ve “şüpheli” ilan edilmiş, “Terör yargılamalarının” süjesi haline getirmiştir.

– Yargılaması yapılan “sanıkların” Gülen Hareketine yakın olmaları, sanıkların “şüpheli kişiliği” ni ortaya koymak için yeterli görülmüştür.

– Sanıkların “fiiline” bakılmasına gerek görülmemiş, sanıkların “kişiliğine” bakılması ile yetinilmiştir.

– Sanıklara verilecek ceza kusur ile orantılı olmayıp, sanıkların “tehlikeliliği” esas alınarak belirlenmiştir. Hangi sanık daha tehlikeli kabul ediliyorsa daha ağır şekilde cezalandırılmış olması bunun sonucudur.

– Mahkemece sanıkların “hukuku fiilen ihlal etmesinin” bir onemi bulunmamaktadır. Sanıkların bu ihlal için ne ölçüde hazırlıklı olduğu varsayımı ve şüphesi yeterlidir.

– Henüz yargılamanın başlamadığı dönemde bile “Terörist” ilan edilip, “düşman” kabul edilen “Gülen Hareketi” ve “sanıklar” ile ilgili “şüphe” ye çok önem verilmişti. Buradaki şüphenin sanıkların “şüpheli kişilikleri” olduğunu tekrar belirtmek gerekir.

– Mahkemece “Şüphe” var ise “maddi gerçek” de bulunmuş sayılmıştır. “Şüphe” kanıtların yerini almıştır. Ayrıca kanıtlarla “maddi gerçeği” aramaya gerek görülmemiştir. Sanıkların durumundan “şüphelenilmesi” sanıkların “cezalandırılmaları” için yeterli kabul edilerek mahkumiyet kararları verilmiştir.

Mahkemenin düşman ceza hukuku uygulaması ile, sanıkların “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabii hâkim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “tarafsızlık”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği”, “kanun önünde eşitlik”, “adil yargılanma hakkı” “insan onurunun dokunulmazlığı” gibi birçok ceza hukuku ilkesi ihlal edilmiştir.

FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ VEYA HİZMET HAREKETİ OLARAK BİLİNEN ÖRGÜTLÜ YAPI, HANGİ MADDİ VAKIA VE HANGİ TARİHTEN İTİBAREN SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ OLARAK KABUL EDİLDİĞİNİN MAHKEMECE BELİRLENMESİ GEREKMEKTEDİR.

Hakkımda Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan hapis cezası verilebilmesi için öncelikle Fethullah Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi olarak bilinen örgütlü yapının HANGİ MADDİ VAKIA İLE HANGİ TARİHTEN itibaren SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ olarak kabul edildiğinin mahkemece belirlenmesi gerekmektedir. İş bu maddi vakıa ve tarih belirlendikten sonra SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ faaliyeti çerçevesinde varsa eylemlerim ve delilleri tespit edilirse, ancak örgüte üye olma suçundan ceza verilebilir.

Yerel mahkeme maddi vakıa ve tarih tespiti yapmayarak Yargıtay 16.Ceza Dairesi(ilk derece) 24.04.2017 tarihli ve E.2015/3, K.2017/3 sayılı kararına atıf yaparak karar kurmuştur.

Yargıtay 16.Ceza Dairesi(ilk derece) 24.04.2017 tarihli ve E.2015/3, K.2017/3 sayılı 147 sayfalık kararı incelendiğinde 81-90 sayfaları arasında 1966 yılından itibaren kuruluşu, lideri ve işleyişi, amacı, hiyerarşisi ve yapılanması anlatılmış fakat iddia olunan örgütlü yapının HANGİ MADDİ VAKIA İLE HANGİ TARİHTEN itibaren SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ olarak kabul edildiğine dair bir tespit yapılmamıştır. Kararın 90.sayfasında “……Paralel Devlet Yapılanmasıyla demokratik olmayan yöntemlerle cebir şiddet kullanmak suretiyle parlamento, hükümet ve diğer Anayasal kurumları fesih edip iktidara gelmek olduğu, bu amacı gerçekleştirmek için Polis ve Jandarma teşkilatı, MİT ve Genel Kurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisine haiz kurumlardaki üyeleri vasıtasıyla meşru organlara ve halka karşı silah kullanmak suretiyle amaç suça elverişli öldürme, yaralama gibi çok sayıda vahim eylem gerçekleştirdiğinin, anılan örğüt mensupları hakkında 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNDEN YADA ÖRGÜTE MENSUBİYETLERİNDEN DOLAYI AÇILIP BİR KISMI DERDEST OLAN YADA MAHKEMELERCE KARARA BAĞLANAN DAVALAR, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları ve gizli-açık tanık anlatımları, örgüt lider ve yöneticilerinin açık kaynaklardaki yazılı ve sözlü açıklamaları, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün örgüt hakkındaki raporu gibi olgu ve tespitler dikkate alındığında, 3713 sayılı kanunun 1.maddesinde tanımlanan, amaca ulaşmak için silah başta olmak üzere her türlü cebir ve şiddeti araç olarak kullanan 5237 saylı TCK’nın 314/1-2 maddesi kapsamında silahlı bir terör örgütü olduğu anlaşılmıştır….”şeklinde karar kurmuştur ve bu karar 26.09.2017 tarihinde YCGK (Yargıtay Ceza Genel Kurulu) tarafından yine maddi vakıa ve tarih tespiti yapılmadan onanmıştır.

Yargıtay 16.Ceza Dairesi iddia olunan silahlı terör örgütünün maddi vakıa olarak kabul ettiği eylemlerini – 15 Temmuz darbe girişiminden yada örgüte mensubiyetlerinden dolayı açılıp bir kısmı derdest olan yada mahkemelerce karara bağlanan davalar- şeklinde tespit etmiştir. Darbe girişiminin tarihi 15 Temmuz 2016 olup örgüte mensubiyetlerinden dolayı ilk açılan ve halen derdest olan dava İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2015/281 Esas ile görülen kamuoyunda Tahşiye davası olarak bilinen davadır. İş bu davanın iddianamesi incelendiğinde suç kabul edilen eylemin tarihinin ise 06.04.2009 olduğu görülecektir.

Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin YCGK onamasından geçen kararı esas alınması halinde, iddia olunan silahlı terör örgütünün maddi vakıa anlamında örgüt faaliyeti çerçevesinde ilk suç kabul edilecek eylemi 2009/1016 sayı ile başlatılan TAHŞİYE soruşturma dosyası ve eylem tarihini de 06.04.2009 olarak kabulü gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

Halbuki malum olduğu üzere kamuoyunda Fetullah Gülen Davası olarak bilinen soruşturma 18 Haziran 1999 tarihinde  Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1999/420 soruşturma numarası üzerinden başlatılmıştır. İş bu soruşturma sonucunda devletin niteliğini değiştirmek amacı ile örgüt kurmak suçu yönünden Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesine 31/08/2000 tarihinde 2000/124 Esası üzerinden açılan kamu davasına ilişkin olarak 2003 yılında mahkemece 4616 sayılı yasaya istinaden davanın ertelenmesi kararı verilmesi sonrasında devam eden süreçte karara yapılan itiraz üzerine 2007 yılında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince Fetullah Gülen hakkında beraat kararı verildiği, ve bu kararın da Yargıtay 9. Ağır Ceza Dairesince onanmış olduğu ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın onamaya itirazı üzerine YCGK 24.06.2008 tarih ve 2008/82 E., 2008/181 K.ile savcılığın itirazını ret ederek dairenin beraat yönündeki onamasını kesinleştirdiği bilinmektedir.

Kesin hükmün iki etkisi vardır 1-Bağlayıcılık 2- Aynı fiilden dolayı aynı kişinin yeniden yargılanamaması. O halde kesin hüküm yasama ve yürütme organları ile idare ve kişileri bağlar. Yani bu kararlar değiştirilemez, yerine getirilmesi geciktirilemez. Anayasa m. 138/4’ün sözünü ettiği mahkeme kararları kesin hüküm niteliğindeki mahkeme kararlarıdır.

Fetullah Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi olarak bilinen örgütlü yapıya 18 Haziran 1999 tarihinden önceki olaylar ve eylemler isnat edilerek anılan kesin hüküm gereği SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ denilemez. Mahkemenin 18 Haziran 1999 ile 15 Temmuz 2016 tarihleri arasından bir maddi vakıa ve tarih belirlemesi usul ve yasa gereğidir.

Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin YCGK onamasından geçen kararı 18 Haziran 1999 öncesi olayları gerekçe yapması ve sonrasında da örgüt faaliyeti çerçevesinde bir maddi vakıa tespiti yapmadığından ilgi karar eksik ve hatalı olup mahkemece dikkate alınması usul ve yasaya aykırıdır.

İDDİA EDİLEN SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜN İLK EYLEMİNİ 06.04.2009 TARİHLİ TAHŞİYE SORUŞTURMASI KABULU HALİNDE 06.04.2009-17.12.2013 TARİHLERİ ARASINDA TÜRKİYEYİ YÖNETEN AK PARTİ İKTİDARI VE KAMU BÜROKRATLARININ İDDİA OLUNAN ÖRGÜTE SOSYAL-SİYASİ VE RESMİ DESTEKLERİNİN CEZA HUKUKUNDA KARŞILIĞI NE OLACAKTIR.

Yerel mahkemenin 18 Haziran 1999 ile 15 Temmuz 2016 tarihleri arasından bir maddi vakıa ve tarih belirlemesi usul ve yasa gereğidir. Fethullah Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi olarak bilinen örgütsel yapının Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu veya herhangi bir idari kararlarla suç örgütüne evrildiğini kabul etmek ve bu karar tarihleri itibarıyla bir terör örgütünün kabulünün hukukta karşılığı yoktur ve mahkemelerce de itibar edilemez. Somut birtakım suçlardan hareketle yapılacak yargılamalarla bir örgütsel yapının suç örgütüne evrildiğini kabul etmek mümkün olabilir.

Tüm bu açıklamalardan sonra maddi vakıa yani ilk eylem ve ilk eylem tarihinin tespiti silahlı terör örgütü üyeliğinden ceza verilmesi yönünden hayati önem arz etmektedir;

1-06.04.2009 tarihli Tahşiye soruşturması ilk eylem ve ilk eylem tarihi mi kabul edilecek?

2-17/25 Aralık 2013 tarihli önce yolsuzluk ve rüşvet operasyonları soruşturması ilk eylem ve ilk eylem tarihi mi kabul edilecek?

3- 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması ilk eylem ve ilk eylem tarihi mi kabul edilecek?

4-Tüm bunların haricinde 18 Haziran 1999 ile 15 Temmuz 2016 tarihleri arasında başka bir eylem ve ve ilk eylem tarihi mi kabul edilecek?

Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin YCGK onamasından geçen kararı esas alınması halinde, iddia olunan silahlı terör örgütünün maddi vakıa anlamında örgüt faaliyeti çerçevesinde ilk suç kabul edilecek eylemi 2009/1016 sayı ile başlatılan TAHŞİYE soruşturma dosyası ve eylem tarihini de 06.04.2009 olarak kabulü gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

Tahşiye soruşturmasının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 2014/133596 soruşturma no ile 16.05.2014 tarihinden itibaren yürütülmüş ve 14.12.2014 tarihli gözaltılarla kamuoyunun bilgisi olmuştur.

06.09.2009 tarihli Tahşiye soruşturması esas alınması halinde 06.04.2009-17.12.2013 tarihleri arasında Türkiye’yi yöneten Ak Parti iktidarı ve kamu bürokratlarının iddia olunan silahlı terör örgütüne sosyal-siyasi ve resmi desteklerinin hukuki izahı nasıl yapılacaktır. Nitekim 15.05.2013 tarihli Milliyet Gazetesinde çıkan haber Başkaban Recep Tayyip Erdoğan’a “Fethullah Gülen ile görüşecek misiniz?” sorusuna “Programımızda yok. Gökten ne yağar ki yer kabul etmez, bu ayrı konu” yanıtını verdi şeklindeki haberden de anlaşılacağı üzere iddia olunan örgüt lideri 15.05.2013 tarihi itibariyle halen başbakanla görüşme ihtimali olan bir kişidir ve adıyla anılan hareketi terör örgütü olarak görülmemektedir.

Diğer taraftan 17/25 Aralık 2013 tarihli önce yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonra hükümete darbe soruşturması olarak adlandırılan soruşturma ilk eylem ve ilk eylem tarihi kabul edilmesi halinde iddia olunan silahlı terör örgütüyle iltisaklı kabul edilen yasal mevzuat çerçevesinde kurulan ve faaliyet gösteren okullar, bankalar, sendikalar, dernek ve vakıflar v.s. gibi kurum ve kuruluşlar 15 temmuz 2016 darbe girişimine kadar 20 ay boyunca faaliyetlerine nasıl devam etmişlerdir.

Devlet tarafından faaliyetine 20 ay boyunca izin verilen hatta teşvik adı altında kamu kaynakları aktarılan kurum ve kuruluşlarda çalışmak veya bankada mudi olmak veya STK ve sendikalarda üye olmayı silahlı terör örgütüne üye olma suçu yönünden delil kabul edilmesinin hukuki izahı olamaz.

15 Temmuz darbe girişimi soruşturması İddia olunan silahlı terör örgütünün ilk eylem ve ilk eylem tarihi olarak da 15 Temmuz 2016 olması halinde iş bu tarihten önceki yasal sınırlar içinde yapılan faaliyet ve eylemlerden dolayı kişiler aleyhinde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz.

Tüm bu açıklamalardan sonra Fethullah Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi olarak bilinen örgütlü yapının HANGİ MADDİ VAKIA İLE HANGİ TARİHTEN itibaren iddia olunan SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ olarak kabul edildiğinin mahkemece belirlenmeden silahlı terör örgütü üyeliğinden ceza verilmesi AHİM, AYM ve 15 Temmuz 2016 öncesi Yargıtay yerleşik içtihatlarına açıkça aykırıdır.

Sonuç olarak suçun maddi ve manevi unsurları açısından; Mahkeme tarafından gerekçeli kararda kabul edilen olgu ve olayların hiç biri Silahlı Terör Örgütü Üyeliğini kabule yeterli ve elverişli unsurlar değillerdir. Örgüt faaliyeti olarak kabul edilen hususlar Silahlı bir Terör Örgütünün faaliyeti içinde, Devletin varlığına ve Anayasal düzene karşı amaç suçları işlemek için yürütülen faaliyetler değildir. Bunun aksi somut kanıtları ile mahkemece ortaya konulmuş da değildir. Sanıkların hayatın olağan akışı içinde yer alan meşru davranışları Silahlı Terör Örgütü Üyeliği içinde yürütülen faaliyet olarak kabul edilemez. Bu faaliyetleri ile cebir ve şiddet içeren, silahlı bir eylemin gerçekleştirilmesine matuf, doğrudan veya dolaylı nasıl bir faaliyet içinde olmuşlardır, cebir, şiddet ve silahlı eylem ile sanıkları faaliyetleri arasında nasıl bir illiyet bağı kurulmuştur. Bu konular gerekçeli kararda açıklanmamış, somut kanıtları ile ortaya konulmamıştır. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin uygulamasına göre “sanıkların eylem ve faaliyetleri ile örgütteki hiyerarşik ilişkileri somut delillerle ortaya konulup hukuki durum” belirlenmemiştir. Mahkemenin kararı tamamen “soyut” ve “maddi gerçeklikten” uzak, hukuka aykırı düşman ceza hukuku uygulaması niteliğindedir.

SONUÇ VE İSTEM :

Yukarıda izah olunan ve resen nazara alınacak nedenlerle ;

1- Duruşma talebimizin Kabul edilmesi,

2- Yukarıda izah edilen nedenlerle, tarafımca yapılan itirazlar gereği yerel mahkemece eksik araştırma ve incelemelerin yüksek mahkemece tamamlanarak kararın DEĞİŞTİRİLİP-DÜZELTİLEREK BERAAT kararı verilmesi, yüksek mahkeme BERAAT talebimiz konusunda aksi kanaatteyse itirazlarımızın kabulüyle, ……………… ………Ağır Ceza Mahkemesi ……./………./……….tarih ……../……….Esas ve …………/………….. Karar sayılı kararının BOZULMASINA karar verilmesi arz ve talep olunur. ………/……….2017

İstinaf kanun yoluna başvuran

Sanık