Khk İle Kapatılmış Kurumlarda Çalışmış Olmak

4662

15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan 23.07.2016 tarihli 667 sayılı KHK, 22.11.2016 tarihli 677 ve 678 sayılı KHK ve06.01.2017 tarihli 679 sayılı KHK ile 2500 e yakın okul, öğrenci yurdu, dershane, etüt merkezi, vakıf, dernek, sendika, üniversite, hastane ve poliklinik kapatılmıştır.

KHK içeriklerine göre “…terör örgütüne veya Milli Güvenlik Kurulu’nca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olan…” kurumların faaliyetlerini sürdürmeleri yasaklanmıştır.

Bu düzenleyici işlemlere, üst normlarda belirlenen esasların değiştirilmesi veya bu normlara ilaveten yeni esaslar ihdas edilmesi, yeni bir şart öngörülmesi, kapsamın yeniden belirlenmesi gibi asli bir işlev yüklenmesi ise hukuki güvenlik ile belirlilik ilkelerine, idari mercilerin keyfi uygulamada bulunmaması gerekliliğine ve üst normlara uygun olma zorunluluğuna aykırı olması nedeniyle hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil edecektir. Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuki güvenlik ilkesi ise, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yaptığı düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılan ortak değerdir.

Bu düzenlemeler, hukuk devleti olmanın sağladığı güvencelere, çalışma ve sözleşme hürriyetine açıkça aykırıdır. Anayasa Mahkemesi, hukuk devleti ilkesini; hukuk güvenliği, kamu yararı, nesnellik kriteri, adalet, hakkaniyet ölçütleriyle birlikte açıkladığı bir kararında şu belirlemelerde bulunmaktadır: “…Hukuk devletinin temel ilkelerinden olan hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Kanunların, kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.” (AYM, E:2008/22, K: 2010/82, K.T: 17.6.2010).

Anayasanın ilgili hükümleri şu şekildedir; Madde 11- Temel hak ve hürriyetler, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz. Madde 12- Herkes dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Madde 21- Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir. Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir. Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Madde 36- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yaran amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aylan olamaz. Madde 40- Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir

Kanun, bu hürriyetleri, ancak kamu yaran amacıyla sınırlayabilir. Devlet, özel teşebbüslerin millî iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır. denilmektedir.

Gerek eğitim hakkı ve ödevi, gerekse çalışma ve sözleşme hürriyeti birer temel hak ve ödev olarak Anayasanın 13. ve 15. maddesinde temel hak ve ödevler için öngörülen korumadan yararlanmaktadırlar. Çalışma Hakkı ve Ödevi başlıklı Anayasa’nın 49.maddesi “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için…. İçin gerekli tedbirleri alır “ şeklindedir.

Bu anlamda her iki hak ve özgürlük alanında yasayla getirilecek olan sınırlandırmalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı, gibi, öngörüldükleri amaç dışında da kullanılamazlar. Öte yandan sınırlama gerekçeleri de zaten aynı Anayasa maddesi içerisinde sayılarak belirtilmiştir; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacıyla ve Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlama yapılabileceği düzenlenmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere temel hak ve ödevler normlar hiyerarşisi içerisinde yasadan daha alt statülü bir normla sınırlanamayacağı gibi, sınırlama konusunda yasayla yapılan düzenlemelerle de daha alt statülü normlara yetki verilmesi de söz konusu olamayacaktır.

Anayasanın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş olup, Anayasa Mahkemesi kararlarında hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini gerçekleştiren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendine bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet olarak tanımlanmıştır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan ve “hukuk devleti ilkesinin” önkoşulları arasında bulunan “hukuki güvenlik ilkesi”, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de normatif düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılmaktadır. Hukuk devleti ilkesinin diğer bir önkoşulu olan “belirlilik ilkesi” ise, düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir.

Gerek 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununda Gerek Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliğinde , Vakıflar, dernekler ve sendikalar ve sağlık kuruluşlarıyla ile ilgili kanunlarda bu kurumları kapatma belli şartlara bağlanmıştır. Hangi durumlarda özel öğretim kurumunun kapatılacağı ve yönetmelikle açıkça yazılmıştır. Kanunda ve Yönetmelikte yazılanın dışında bir nedenle özel kurumlar kapatılamaz. Bu nedenle Kanunda ve Yönetmelikte yer almayan bir hususta yeni bir düzenleme getiren bu kapatma işlemleri hukuk aykırıdır.

Bunun yanı sıra yasal izinlerle kurulmuş ve yasalara bağlı olarak faaliyet yürüten dernek veya sendika üyeliği nedeniyle kişinin kamu görevinden çıkarılması, tutuklanması, temel

hak ve özgürlüklerinden mahrum edilmesi barışçıl örgütlenme özgürlüğüne de müdahale oluşturur. Bu husus bir OHAL KHK’sı ile düzenlenemez, bu nedenle OHAL KHK’sı Anayasanın 15 ve 121. maddeleri ile Anayasa Mahkemesinin 1991 yılında verdiği karara açıkça aykırı olduğu için, örgütlenme özgürlüğüne yönelik bu müdahalelere kanuni dayanak oluşturamaz. Dolayısıyla kanuni dayanaktan yoksun olan söz konusu müdahale AİHS’nin 11. maddesinde korunan örgütlenme özgürlüğünü ihlal etmiştir. AİHS’nin 11. maddesinde şu düzenleme bulunmaktadır:

“Madde 11 – Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü

  1. Her şahıs asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak, ve başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı dâhil olmak üzere dernek kurmak hakkını haizdir.
  2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mâni değildir.”

Belirtmek gerekir ki, kanun önünde herkes eşittir ve Devlet fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla pozitif tedbirler almak zorundadır. AİHS’ne göre örgütlenme özgürlüğü esastır ve dernek ve sendika özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğünün bir şekli ve özel bir yönüdür. Sözleşmeci Devletler, sendikal hareketlere izin vermeli ve bu hareketlerin seyrini ve gelişimini mümkün kılacak düzenlemeler yapmalıdırlar. Devlet, örgütlenme özgürlüğünü sağlamanın yanı sıra, bu özgürlüğe yönelik tehditleri ve engellemeleri ortadan kaldırmakla da yükümlüdür. Sözleşme ile tüm örgütlenmeler ve sendikal faaliyetler güvence altına alınmaktadır ki, aynı güvenceye Anayasamızın 33 ve 51. maddelerinde de yer verilmiştir.

Anayasa’nın 33 ve 51. maddelerine göre önceden izin almaksızın dernek/sendika kurma ve bunlara üye olma hürriyeti bulunduğu, Gülen Hareketi ile ilişkilendirilen dernek/sendikaların yasal izinlerle faaliyet yürüttüğü ve tüm faaliyetlerinin devletin kontrol ve denetiminde olduğu, bu kuruluşlar hakkında yasa dışı faaliyet yürüttüklerine veya herhangi bir terör eylemine iştirak ettiklerine ilişkin bir yargı kararı bulunmadığı göz önüne alındığında, dernek/sendika kurmak veya bu kuruluşlara üye olmanın terör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bu husus AİHS’nin 11.maddesindeki sendikal faaliyetlerde bulunma hakkının ihlali olduğu gibi, toplumun bir kesiminin “siyasi veya diğer kanaatleri” nedeniyle bu hak ve hürriyetlerden yoksun bırakılması ve bu hakları kullanmasının engellenmeye çalışılması Sözleşme’nin 14. maddesindeki ayırımcılık yasağını da ihlal eder niteliktedir.

İddianamede “KHK ile kapatılmış kurumlarda çalışmış olmak “iddiası tamamen hukuk mantığından uzak, önyargı ve peşin hükümle ve art niyetle ortaya atılmış desteksiz ve mesnetsiz bir iddiadır. Anayasamıza göre herkesin iş ve çalışma hürriyeti olduğu gibi sözleşme hürriyeti de vardır. Kapatılan yaklaşık 2500 e yakın kurumlarda on binlerce insan çalışmıştır. Kanunlara ve yasalara uygun olarak kurulan, yasal mevzuata göre vergisini ödeyen, yasal bildirimlerini yapan, açılması ve çalışması için herhangi bir engeli olmayan ve ilgili organlarca denetlenen bu kurumlarda çalışma nasıl suç sayılabilir? Bu işyerlerine geçimini sağlamak ve ekmek parası kazanmak için girenler ve bu kurumlarda çalışanlar hain bir darbe sonucu çalıştıkları kurumların kapatılacağını nereden bilebilirlerdi?

Bu kurumlarda çalışan kişiler çalıştıkları tüzel kişiliğe bir sözleşme işlerine başlamışlar ve sosyal güvenlik primlerini ödeyerek, bir iş akdi çerçevesinde mesailerine gidip gelmişlerdir. Kaldı ki bir kurumda çalışmış olmak, o kurumu yöneten veya o kurumun sahiplerinin fikir ve düşüncelerini desteklemek ve o şekilde düşünmek anlamına gelmez. Bir kurumun yöneticisi farklı bir düşünceye sahip, çalışanı ise daha farklı bir düşünceye sahip olabilir. Sosyal demokrat yapıya sahip bir özel hastane sahibinin hastanesinde çalışan tüm insanları sosyal demokrat olarak tanımlamak nasıl bir hukuk mantığının ürünüdür? O hastanede çalışan bir hemşire veya doktoru sosyal demokrat olarak nitelemek bu kişilerin inanç ve düşünce özgürlüklerini hiçe saymak ve yok farz etmek anlamına gelmez mi? Ayrıca bir tüzel kişilik olan bu kurumlardan dolayı çalışanları olan özel kişileri sorumlu ve suçlu imiş gibi bir algı oluşturmak hiçbir ceza hukuku prensibi ile bağdaştırılamaz..

Gülen Hareketinin terör örgütü olduğu konusunda bu güne kadar kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmamakla birlikte bir an için terör örgütü olduğu kabul edilse bile, bu Harekete bağlı veya ilişkili kurumlardan yararlananlar hakkında bu eylemlerinden dolayı doğrudan terör örgütü üyeliği suçlaması yapılamaz. Devletin yetkili kurumlarından alınan izinlerle açılan ve tümüyle devletin kontrol ve denetimi altında bulunan bu kurumların kanunsuz iş yaptıklarına ve suç işlediklerine ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu kurumlardan istifade edenlerin örgüt üyeliğinden cezalandırılabilmeleri için bu kurumların suç işlediklerine ilişkin bir karar olması da tek başına yeterli değildir; suçlanan kişinin bu kurumların terör faaliyeti yürüttüğünü bilerek ve isteyerek hareket etmesi, en basitinden TCK’nun 39. maddesi kapsamında suça iştirak iradesinin bulunması gereklidir. Böyle bir tespit veya mahkeme kararı olmadığına göre silahlı terör örgütü üyeliğine ilişkin müvekkile atfedilen fiillerin suç olarak Kabul edilmesi mümkün değildir.

Bank Asya’ ya para yatırmak, okula/dershaneye öğrenci göndermek, sendikaya üye olmak ve benzeri fiillerin örgüte üye olmak suçunu oluşturduğu kabul edilirse şayet, binlerce kurumdan istifade eden milyonlarca insan hakkında bu suçtan işlem yapılması gerekmektedir. Yine Bank Asya, Aktifsen sendikası, okullar/dershaneler tamamen yasal olarak devletten alınan izin ile faaliyetlerine devam ettiklerine göre; gerekli olan izni veren ve varsa suç kabul edilen faaliyetini engellemeyen herkesin sanık olması gerekir.

Resmi izinle açık olan bir okulda çalışmak, resmi olarak izin verilen sendikaya üye olmak, resmi izinle çalışan bankaya para yatırmak  suç kabul edilecekse gerekli olan izni veren kişilerde sanık olmalıdır.

Eylem aynı olduğu halde, siyasi veya dini görüşleri nedeniyle kimi insanlar hakkında tutuklama kararlarıyla birlikte davalar açılırken, kimileri hakkında dava açılmaması buna tevessül eden kamu görevlileri bakımından ayırımcılık (TCK 122), insanlığa karşı suç (TCK 77) ve soykırım (TCK 76) suçlarına vücut verecektir. Örneğin Bank Asya’da işlem yapan kişi hakkında sırf Gülen Hareketine gönül verdiği veya sempati duyduğu için dava açılırken, aynı bankadan yüklü miktarda kredi çeken iktidar yanlısı Rasim Ozan Kütahyalı, Nagehan Alçı isimli gazeteciler hakkında dava açılmamış olması açık bir şekilde adı geçen suçların işlendiğine delalet etmektedir. Yine çocuklarını Hareketin dershanelerine/okullarına gönderen C.Başkanı Erdoğan, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Ankara C.Başsavcısı Harun Kodalak, HSYK üyesi Turgay Ateş vs. (sayısız örnekler verilebilir) ve kendisi bizzat Harekete bağlı bir okulda tahsil gören Enerji Bakanı Berat Albayrak hakkında işlem yapılmazken, çocuklarını okula/dershaneye gönderen sanıklar hakkında dava açılması, tutuklama, ihraç, mal varlığına el koyma, bir daha kamu görevine kabul edilmeme şeklindeki uygulamaların çok açık bir şekilde ayırımcılık, insanlığa karşı suç ve soykırım suçlarını oluşturduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Çalışmış olduğu kurumlara veya o kurumların başka şubelerine şu an aktif ve etkin siyasette bulunanların yakınları, hatta Cumhurbaşkanının damadı, halen de bakanlık gibi çok önemli görevi ifa eden siyasiler, yüksek mevkilerde pek çok bürokrat, hakim savcı yakını, iktidara yakın kişilerin çocukları da eğitim görmüş, hastanelerinde pek çok siyasi vip tedavi hizmetinden faydalanmış ,vakıf ve derneklerinin toplantılarına pek çok siyasi iştirak etmiştir. Bu kurumlarda normal ve rutin olarak mesaisine giden birinin bu kurumların daha sonradan yani 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra “sakıncalı” yerler olabileceklerini nereden bilebilirdi? Veya o kurumlarda çalışmasından dolayı bir kişiyi ceza hukuku anlamında örgüt üyeliği kastı taşıdığı, paralel devlet yapılanması amacına yönelik faaliyet ve eylemlerde bulunma kastı taşıdığı sonucuna ulaşabilir miyiz? Ceza hukukunun prensiplerinden biri olan neden sonuç ilişkisini, somut olayda illiyet bağını kurabilmemiz mümkün mü?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 38 maddesi ; “Ceza sorumluluğu şahsidir “ ve “ Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz ” demektedir. Ancak genelge ile; Cumhuriyet Savcılıkları tarafından haklarında işlem başlatılan özel öğretim kurumları ile özel öğrenci yurtlarından yönetimine kayyum atanmayan kurumlar ile kayyum atanan kurumlarda kayyum atamasından önce görev yapan yönetici, eğitimci, öğretmen, uzman öğretici, usta öğretici, doktor hemşire ve diğer personelin tamamı FETÖ/ PYD Silahlı Terör Örgütü üyesi olarak kabul edilmek bu Silahlı Terör Örgütü Üyesi muamelesine tabi tutulmaktadır. Bu yönüyle bu genelge Anayasamızın “ Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” ilkesine açıkça aykırıdır.

Kaldı ki FETÖ/PDY davalarına ilişkin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Savcı Serdar Coşkun tarafından hazırlanan ve kamuoyunda çatı iddianamesi olarak bilinen iddianamede “… soruşturmanın amacı örgütün siyasi bir faaliyetini ve amacının olup olmadığı, devlete ve hükümete yönelik ele geçirme amaçlı bir örgütlenme olup olmadığı,  örgütün işlediği suç varsa kimlerin karıştığı, suç yok ise bu örgütlenmenin neden suçlandığını ortaya koymaktır. Bu örgütün evinde kalan, yurtlarında barınan veya okul veya dershanelerinde öğrenim gören gençler, dershane, özel okul ve yurtlarda faaliyet gösteren öğretmenler ve yöneticiler, aynı şekilde örgütün emrinde faaliyet yürüten dernek, vakıf, banka veya ticari şirket çalışanları, bu örgütün elindeki işyerlerinde ücretli çalışan emeği ile geçinen kimseler, açıkça bir suça karışmadıkları sürece sırf bu irtibatları ceza sorumluluğu doğurmadığından özellikle soruşturma dışında tutulmuştur. Bu kurumlarda çalışmanın bizatihi suç teşkil etmediğine ..” ilişkin beyanları aynı şu şekildedir.”…bir okulda öğretmen ya da öğrenci olmanın, bir şirkette çalışmanın ve vakfa üye olmanın soruşturma konusu yapılamayacağını,…,sırf bu harekete mensup olmak cezalandırmak için yeterli değildir. Bu harekete destek vermek veya sempati beslemek ya da şirket, okul veya dershanede çalışmak, buralarda bir süre ikamet etmek ceza sorumluluğunu doğuran suç teşkil eden davranış değildir…”demektedir.

Söz konusu cümleler 40 bine yakın tutuklunun 70 -80 bine yakın şüphelinin bulunduğu soruşturmaların hukuksuzluğunu gözler önüne sermektedir. Hiçbir çağdaş ve medeni hukuk devletinde, özel hukuk hükümlerine tabi bir kurumda iş ve çalışma hürriyetinin sonucu olarak bir iş sözleşmesi gereği çalışmış olmak terör örgütü üyeliği suçunun destekleyici delili olmaz, olamaz.