KHK İle Kapatılmış Yayın Evlerine Ait Eserleri Bulundurma

5793

Ben 15 Temmuz darbe girişimine kadar ……(esnaf, ev hanımı, … isimli özel öğretim kurumunda öğretmen v.b. olarak çalışmakta iken) 15 Temmuz hain darbe girişiminin hemen ardından Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye genelinde OHAL ilan edilmiş ve bu kapsamda çıkartılan OHAL KHK’leri ile vali, kaymakam, hakim, savcı, polis, asker, öğretmen başta olmak üzere şu an sayıları yüzbinleri bulan kamu görevlileri meslekten ihraç edilmiştir. Ancak meslekten ihraçlar sadece kamu görevlileri ile sınırlı kalmamış ve özel teşebbüslerde bu furyadan nasibini almış, bir çok şirkete kayyım atanmış ve çalışanları kayyımlar vasıtası ile işten çıkartılmıştır. Bunun dışında sayıları binleri bulan özel öğretim kurumları, dernekler ve vakıflar bu süreçten nasibini alarak kapatılmış, yine bir kısım basın yayın organına yasaklama getirilmiştir.

Benim hakkımda ise sözde “FETÖ / PDY ” denilen terör örgütü üyesi olduğum iddiasıyla soruşturma başlatılmış ve bu kapsamda evimde (işyerimde v.s.) arama yapılmıştır. Bu aramada herhangi bir suç unsuru bulunamamış, ancak evimde bulunan ve o tarihte hakkında herhangi bir yasaklama bulunmayan ……yayın evine ait kitaplara sanki örgüt dokümanı gibi el konularak, bu kitapları bulundurmam sözde “FETÖ / PDY ” denilen terör örgütüne üye olduğum iddiasına gerekçe yapılmıştır. Evimde (işyerimde) ….yayınevine ait kitaplar dışında başka yayın evlerine ait çeşitli nitelikte (eğitim, roman, dini v.b. konulu) onlarca kitap mevcut olup hiçbirisi yasak nitelikte yayınlardan değildir. Evimde (işyerimde) bulunan bir kısım kitapların yayınlandığı …yayınevinin daha sonraki süreçte 668 Sayılı OHAL KHK’sı ile kapatıldığını öğrendim.

Hakkımdaki suçlamayla ilgili açıklama yapmadan önce evimde ( işyerimde) yapılan aramada bulunan ……yayınevine ait kitapların hukuki niteliği ile ilgili açıklama yapmak gerektiği kanaatindeyim.

OHAL KHK’sı KAPSAMINDA KAPATILAN YAYIN EVLERİNE İLİŞKİN KİTAPLARIN BULUNDURULMASININ HUKUKİ DELİL NİTELİĞİ:

Düşünce özgürlüğü; “insanın serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına ya da başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi” şeklinde de tanımlanabilir. Bu özgürlük, a) düşünce, kanaat ve inanç özgürlüğünü; b) düşünce, kanaat ve inancı açıklama ve yayma özgürlüğünü ve c) bilgi edinme ve bilgiye ulaşabilme gibi özgürlükleri de içine alan geniş bir özgürlük yapısıdır.

Çağdaş demokratik rejimlerde basın özgürlüğünün gerçekleşebilmesi için, devletin tamamen tarafsız kalması yeterli görülmemekte, ondan aynı zamanda aktif önlemler alması da beklenmektedir. Bu nedenlerle devletin biri pozitif, diğeri negatif olmak üzere iki tür yükümlülüğü bulunmaktadır. Pozitif yükümlülüğü uyarınca devlet, bu özgürlüğün yaşanabileceği ortamı hazırlamak; negatif yükümlülüğü gereğince de kabul edilen sınırları içerisinde bu özgürlüğün kullanılmasına müdahale etmemek durumundadır. Bu yönü ile gerek 1961 Anayasası’nın 22. maddesinde gerekse 1982 Anayasası’nın 28. maddesinde yer alan “Devlet, basın ve haber alma hürriyetini sağlayacak tedbirleri alır.” hükmü bunun açık bir göstergesidir. Anayasada sadece bu özgürlük değil esaslarını düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden alan özgürlük kategorileri de düzenlenerek anayasal güvence altına almıştır. Buna göre 1982 Anayasası’nın 22. maddesinde “Haberleşme Hürriyeti”, 25. maddesinde “Düşünce ve Kanaat Hürriyeti”, 26. maddesinde “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti”, 27. maddesinde “Bilim ve Sanat Hürriyeti”, 29. maddesinde “Süreli ve Süresiz Yayın Hakkı”, 30. maddesinde “Basın Araçlarının Korunması”, 31. maddesinde “Kamu Tüzelkişilerinin Elindeki Basın Dışı Kitle Haberleşme Araçlarından Yararlanma Hakkı”, 32. maddesinde ise “Düzeltme ve Cevap Hakkı” düzenlenmiştir.

Anayasa da düşünce özgürlüğüne ilişkin düzenlemeler bu şekilde yer almakla birlikte sınırlamanın ne şekilde ve hangi şartlarda yapılabileceği de hüküm altına alınmıştır. Düşünce özgürlüğü içerisinde sınırlamaya en muhatap olanlardan biri ise basın özgürlüğüdür ve bu sınırlama kendisini yayın yasakları şeklinde göstermektedir. Yayın yasakları, Anayasada güvence altına alınmış birçok temel hak ve özgürlüğü sınırlar nitelikte olduğundan, bu tür sınırlamaların 1982 Anayasası’nın 13. maddesine uygun ve ilgili temel hak ve özgürlüğü düzenleyen hükümde sayılan sınırlama nedenlerine bağlı olarak yapılması gerekir. Bu açıdan sınırlamalar, temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın, ölçülülük ilkesine uyularak ve ancak “kanunla” yapılabilir. Uluslararası sözleşmeler ve anayasalar tarafından güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının  yine bu metinlerde belirlenecek çerçeve içerisinde ve sadece kanunla yapılabilmesi, modern hukuk devleti anlayışının bir gereğidir. Bu noktada kanun koyucunun özellikle basılmış eserlere yönelik olarak verilebilecek yayın yasaklarına ilişkin olarak gerekli tüm ayrıntıları içeren somut bir düzenleme yapması her şeyden önce Anayasa’nın amir hükmüdür.

Özellikle bir koruma tedbiri olan yayın yasaklarına, “kanunilik” ilkesine uyulmak suretiyle ve büyük bir titizlikle karar verilmesi ve yerine getirilmesi gerekir. Aksi hal, yalnızca bir usul yanlışlığı değil, demokratik hukuk devleti olma niteliğini belirleyen en temel kurallara riayetsizlik teşkil eder.

AİHM de birçok kararında sınırlamanın belirli şartlarla ve ancak hukuk tarafından öngörülen hallerde yapılabileceğine karar vermektedir (AİHS m.10/2). Buna göre yapılan kısıtlama;

  1. a) Yasada öngörülmüş olmalıdır,
  2. b) Sınırlı sayımla belirtilen amaçlara yönelik olmalıdır,
  3. c) Aynı zamanda demokratik topluma aykırı düşmeyen ve öngörülen amaca ulaşmak için gereken ölçüde olmalıdır.

Yasayla belirlenmiş olmak, yasaların öngörülebilirliği ve ulaşılabilirliği ile ilgilidir. Uygulanan yasal kurallarla ilgili olarak vatandaşın yeterli bilgi sahibi olması ulaşılabilirlik açısından gereklidir. Öngörülebilirlik ise, vatandaşların davranışlarını ona göre ayarlamalarına imkan sağlayacak ölçüde kuralların açıklıkla formüle edilmesidir. Davranışlarının sonuçlarını vatandaşlar öngörebilmelidir. AİHM, sınırlamanın yasayla belirlenmiş olmasının yanında hukuken öngörülmüş olmasını da aradığı görülmektedir (Kayasu/Türkiye davası, 13.11.2008, Kar. No: 10308, Başvuru No: 64119/00, (Prg. 83-86). Bunun yanında Handyside/Birleşik Krallık davasında (07.12.1976, Başvuru No. 5493/72) AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin olarak daha sonra verdiği kararlara da dayanak teşkil edecek birçok önemli tespit ve değerlendirmede bulunmuştur. Gerçekten Mahkeme, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel kaynaklarından birini oluşturduğunu belirttikten sonra, bu özgürlüğün sadece olağan karşılanan zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşüncelerin açıklanması açısından değil, ayrıca devlete ve toplumun bir kesimine aykırı gelen, onları rahatsız eden, şaşırtıcı ve endişe verici düşüncelerin açıklanması açısından da geçerli olduğunu belirtmiştir. Ancak, Mahkeme’nin özenle vurguladığı noktalardan biri de, şiddete veya silahlı ayaklanmaya teşvik edici nitelikteki beyanların bu korumadan yararlanamayacağı hususudur.

Düşünce (bilgi edinme) özgürlüğüne ilişkin bu açıklamalardan sonra somut olaya gelinecek olursa, evimde (işyerimde) yapılan aramada bulunan bir kısım kitapların yayınlandığı …yayınevi 668 Sayılı OHAL KHK’sının 2.maddesinin 1. fıkrasının c)bendinde “Ek (3) sayılı listede yer alan gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanalları kapatılmıştır.” denilmek suretiyle kapatılmıştır. Yani bir kanunla değil olağanüstü halin gereklerini aşan, süre yönünden herhangi bir belirleme içermeyen, etkilerini olağanüstü halden sonra da devam ettiren ve ölçülülük ilkesine aykırı nitelikteki bir OHAL KHK’si ile dolaylı bir yasaklama işlemi gerçekleştirilmiştir.

Bu aşamada  şu hususu önemle belirtmem gerekir ki; evimde (işyerimde) bulunan ….yayınevine ilişkin bu kitaplar 15 Temmuz tarihine kadar piyasada rahatlıkla basılan, satılan ve kısa bir süre önceye kadar siyasi iktidar yanlısı gazetelerde reklamı, tanıtımı, hatta övgüsü defalarca yapılan “illegal” olmayan kitaplardır. Dahası söz konusu kitapların çoğu siyasi değil, dini vaazlarla dolu kitaplardır. Bu kitapların hiçbirinin içeriğinde şiddeti teşvik eden, şiddet içeren, ayrımcılığa dayalı yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kin ve nefret gibi söylemler yer almamaktadır ve tamamı ifade özgürlüğünün kapsamında ve koruması altındadır. Buna rağmen suç içeren eyleme dayanak gösterilmesi bilgiye ve habere erişme hakkını, ifade özgürlüğünü ihlal etmektedir.

Somut olayla benzer nitelikteki bir olay olan Salihoğlu/Türkiye davasında (21 Ekim 2008, Başvuru no:1606/03) AİHM, ” Basın özgürlüğünün kısıtlanmasına ilişkin birçok başvuruda AİHM tarafından, halkın bilgi edinme hakkının mevcudiyetinin, gazetecilerin kamu yararına ilişkin bilgi ve fikir sunma görevlerinin doğal bir sonucu olarak kabul edildiğini hatırlatmaktadır (Bkz, örneğin, Observer ve Guardian- Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991 ve Thorgeir Thorgeirson – İzlanda, 25 Haziran 1992). Mevcut davada AİHM, gazete ve ekini bulundurmaktan başvuranın mahkum edilmesinin, AİHS’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan bilgi ve fikir edinme hakkına yönelik bir müdahale oluşturduğu kanaatindedir. Böyle bir müdahale, “yasa ile öngörülmedikçe”, AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca meşru amaç ya da amaçlar izlemedikçe ve söz konusu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli olmadıkça” AİHS’nin 10. maddesine aykırıdır.” şeklinde ihlal kararı vermiştir. Davaya konu olan olay ise şu şekilde gerçekleşmiştir; başvurucu Salihoğlu İnsan Hakları Derneği Muş Şubesi başkanıdır ve 11 Ekim 2001 tarihinde, Muş Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis memurları tarafından söz konusu dernek binasında arama gerçekleştirmiş ve aramanın sonunda, Yedinci Gündem isimli haftalık gazete (15- 21 Eylül 2001tarihli) ve söz konusu gazetenin eki (29 Eylül-5 Ekim 2001 tarihli) ele geçirilmiştir. 22 Ekim 2001 tarihinde, polis, aramalar esnasında ele geçirilen gazete ve eki ile ilgili olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği 16 Eylül 2001 ve 29 Eylül 2001 tarihli toplatma kararlarını Muş Cumhuriyet Savcılığı’nın bilgisine sunmuştur. 25 Mart 2002 tarihinde Savcılık tarafından ifadesi alınan başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği söz konusu kararlardan haberi olmadığını beyan etmiştir. Savcılık 27 Mart 2002 tarihinde, başvuran hakkında yasak yayın bulundurmak suçundan, Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca dava açmıştır. 3 Nisan 2002 tarihinde, Muş Sulh Ceza Mahkemesi, başvuranın para cezasına ve üç ay hapis cezasına mahkum edilmesine ve söz konusu cezanın para cezasına çevrilmesine karar vermiştir. Başvuran ise bu kararın kaldırılması için  üst mahkemeye yapmış olduğu müracaatta yasak kararından bilgisi olamayacağını, ayrıca mahkumiyet kararının Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan bilgi edinme özgürlüğünü ihlal ettiğini belirtmiş ancak başvuranın bu talebi reddedilmiştir.

İç hukuk yönünden Yargıtay tarafından da bu durum değerlendirilmiş ve  yasak yayınların savunması ya da propagandası amaçlanmadıkça salt bu yayınları bulundurmakla suç teşkil eden unsurların bir araya gelmediği belirtilmiştir. (Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 18.03.2003 tarihli kararı).

Bu açıklamalar ışığında söz konusu yayınevinin kapatılması (yayın yasağına) ilişkin OHAL KHK’si ile yapılan düzenlemenin, hukuk devleti olmanın sağladığı güvencelere, düşünce hürriyetine de aykırı olduğu açıktır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan ve “hukuk devleti ilkesinin” önkoşulları arasında bulunan “hukuki güvenlik ilkesi”, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de normatif düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılmaktadır (AYM, E:2008/22, K: 2010/82, K.T: 17.6.2010). Hukuk devleti ilkesinin diğer bir önkoşulu olan “belirlilik ilkesi” ise, düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni, bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla, uygulanması öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarının yeterli derecede öngörülebilir olması gereklidir. Buna göre, benim evimde (işyerimde) yapılan aramada sonradan 668 Sayılı OHAL KHK’si ile kapatıldığını öğrendiğim  …..yayınevine ait kitaplar bulunması nedeniyle silahlı terör örgütü üyeliğinden soruşturma açılması, öngörülebilir olmadığı gibi ilgiliye, idarenin keyfi yorum ve uygulamalarına karşı yeterince koruma sağlayacak nitelikte olmadığından hukuki güvenlik ilkesini zedelemektedir.

Belirtilen bu durum bir yönüyle isnadın bilinmesi/isnadın bildirilmesi ilkelerini de kapsamaktadır. Kişi, neyle suçlandığını, ve suçunun kanuni bir suç tipi olduğunu bilecek, delillerini görecek, ve buradan kurulan muhakeme hukukuyla kendisine hukuka aykırı bir suçlama yapıldığı hissine kapılmayacaktır. Buna göre toplum, bizatihi yürütme organlarının cevaz verdiği olguların bir anda suç kategorisi olarak ilan edilmesini anlamlandıramaz ve kavrayamaz. Suç olarak nitelendirilmeyeceğine emin olduğu eylemler sebebiyle hakkımda yapılan soruşturma örneğinde olduğu gibi daha önce aldığı bir kitabın daha sonra yasaklanması nedeniyle bu kitabı evinde bulundurmaktan dolayı bir anda hapishanelere düşmüş bir toplumda hukuk güvenliği yok olur. Bu açıdan 15 Temmuz sonrası yürütülen soruşturmalar, bu yönüyle suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal etmektedir. Oysa Anayasa ve AİHS, ceza hukukunun temeli olan bu ilkenin OHAL’de dahi ihlal edilemeyeceğini, buna aykırı idari ya da adli işlem ve eyleme cevaz verilemeyeceğini kurala bağlamıştır.

Bu yönleri ile bakıldığında benim evimde (işyerimde) bulunan …..yayınevine ait kitaplar 15 Temmuz tarihinden çok önce devletin ilgili kurumları tarafından verilen bir izinle bandrollü bir şekilde basılan ve satışa sunulan kitaplardır. Söz konusu bu kitaplar benim tarafımdan da çok önceki bir tarihte Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış bilgi edinme özgürlüğü kapsamında satın alınmış olan kitaplardır. Kaldı ki, bu kitapların kısa bir zaman öncesine kadar siyasi iktidar yanlısı gazetelerde reklamı, tanıtımı, hatta övgüsü defalarca yapılmıştır. İşin trajikomik tarafı ise, basına yansıdığı kadarı ile 15 Temmuzda bombalanan TBMM’nin kütüphanesinde dahi 64 adet Fethullah Gülen tarafından yazılan kitap bulunmasıdır. Bu durumda zannediyorum benim hakkımda olduğu gibi söz konusu kitapların bulundurulması nedeniyle başta meclis başkanı olmak üzere milletvekilleri hakkında sözde “FETÖ / PDY ” denilen terör örgütü üyeliğinden soruşturma açılması gerekmektedir. Bununla birlikte araştırma yapılsa eminim Milli Eğitim Bakanlığına ait Halk Kütüphaneleri, devlet okullarındaki kütüphaneler ve yine devlet üniversitelerindeki kütüphanelerde dahi 15 Temmuz tarihinde …yayın evine ait olup yasaklanan söz konusu kitaplar bulunacaktır. Bu hususun belirtilen yerlere resmi yazı ile yazılarak sorulması durumunda ortaya çıkacağı kanaatindeyim.

SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLDUĞUM YÖNÜNDEKİ İSNAT

Evimde (işyerimde) bulunan ….yayınevine ilişkin kitaplarla ilgili bu açıklamayı yaptıktan sonra tarafıma yöneltilen sözde “FETÖ / PDY ” denilen terör örgütü üyesi olduğum iddiasıyla ilgili şu açıklamayı yapmak istiyorum.

Hakkımda silahlı terör örgütü üyesi olduğum yönündeki suçlamaya, evimde (işyerimde) yapılan aramada daha sonra 668 Sayılı OHAL KHK’si ile kapatıldığını öğrendiğim ….yayınevine ilişkin kitapların bulunması dayanak gösterilmiştir. Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum, söz konusu kitaplar 15 Temmuz öncesinde satın alınmış Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış düşünce (bilgi edinme) özgürlüğü kapsamında değerlendirmesi gereken kitaplardır. Sözkonusu kitapların  çoğu siyasi değil, dini vaazlarla dolu kitaplardır. Bu kitapların hiçbirinin içeriğinde şiddeti teşvik eden, şiddet içeren, ayrımcılığa dayalı yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kin ve nefret gibi söylemler yer almamaktadır. Kaldı ki, çok önceden devletin ilgili kurumları tarafından verilen bir izinle bandrollü bir şekilde basılıp satışa sunulan ve 15 Temmuz tarihine kadar da çoğu kitapçıda satılan kitapların bir gün suç delili olarak soruşturmaya dayanak gösterilmesi hiçbir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir uygulama değildir ve açıkça hukuka aykırıdır. Eğer söz konusu yayın evlerine ait kitaplar Anayasal düzeni tehdit eden, Anayasal düzen için tehlike veya sakınca oluşturan yayınlar idiyse, neden yayınlanmasına izin verilmiştir? Bu yayın evlerinin kapatılması ve dolayısıyla bu yayınevlerine ait kitapların yasaklanması dahi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra olmuştur. O tarihe kadar bu yayınevlerine ait eğitimle ilgili kitapların bazıları devlet okullarındaki derslerde okutulan kitaplardır ve devlet kurumları bu hususta herhangi bir sakınca veya tehlike görmemiştir.

Bunun dışında temel haklardan olan düşünce (bilgi edinme) özgürlüğüne ilişkin  hakkın kullanımı kapsamında olan söz konusu yayın evine ait kitapları evimde (iş yerimde) bulundurmanın suç olarak değerlendirilmesi kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ihlalidir. Eğer söz konusu bu eylem suç ise 15 Temmuzda bombalanan TBMM’nin kütüphanesinde dahi 64 adet Fethullah Gülen tarafından yazılan kitap bulunması göz önüne alındığında bunun herkes için suç olarak değerlendirilmesi gerekir. Bir eylem ya da faaliyet ceza kanunu anlamında suç ise, herkes için suçtur; değilse hiç kimse için suç değildir. Aksi uygulama suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin uygulanmasında ayrımcılık anlamına gelmektedir.

Üzerime atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunun değerlendirilmesine gelirsek, bir suçun varlığı incelenirken suçun unsurları bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir. Yani suçun maddi unsurları, manevi unsurları, hukuka aykırılık unsurları, nitelikli halleri, kusurun varlığı-yokluğu, suçun özel görünüş biçimleri alt unsurları ile birlikte tek tek ele alınmalıdır.

Silahlı  örgüt Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi ile düzenlenmiştir. Bu maddeye göre TCK’nın 302 ve devamı maddelerdeki suçları işlemek amacıyla kurulan örgütler silahlı örgüt olarak nitelendirilmektedir. Türk Ceza Hukuku bakımından terörün tanımı ve hangi suçların terör suçu sayılacağı 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunda gösterilmiştir.

Silahlı örgüt kurucusu, yöneticisi veya üyesi olma suçunun oluşması için kişinin örgütün amaçlarını (TCK’nın 302 ve devamı maddelerdeki suçu işleme amacını) bilmesi ve istemesi gerekir. Örgütün bu suçları işleme amacından habersiz kişilerin bir şekilde bu örgüt ile temasta bulunmuş olmaları bu suçların oluşması için yeterli değildir. Bunun somut delillerle ispatlanması, dolaysıyla örgüt şeması ve hiyerarşik yapısının tespit edilmesi ve hakkında suç isnat edilen kişilerin örgütün hiyerarşik yapısı içindeki konumlarının yasal ve hukuki delillerle ispat edilmesi gerekmektedir.

Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen Mahkeme kararı ile suçlu bulununcaya kadar herkesin suçsuz olduğuna ilişkin “Şüpheden sanık yararlanır” ve cezaların şahsiliği ilkesi ceza hukukunun temel prensibidir. Bu husus Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarında da açıkça belirtilmiştir. Buna göre Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.9.2010 tarihli  ve 2010/5-109 Esas -2010/177 Karar sayılı  kararında  “Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “kuşkudan sanık yararlanır” kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkumiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkumiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır.” şeklinde izah edilmiştir.

Bu kapsamda sadece 668 Sayılı OHAL KHK’si ile kapatılan yayın evine ait kitapları bulundurmak silahlı terör örgütü kurucusu, yöneticisi veya üyesi olmak için yeterli ve somut bir delil değildir.

Bunun dışında şu hususunda belirtilmesinde fayda görüyorum, bir oluşumun terör örgütü olup olmadığının belirlenmesi, ancak yapılacak yargılamanın sonucuna göre; bağımsız ve tarafsız mahkemelere aittir. Mahkemeler bu tespiti Anayasa ve yasalarla ortaya konulan normatif kurallara ve istikrar gösteren yargısal uygulamalara uygun biçimde gerçekleştirirler.

Buna göre silahlı terör örgütü olabilmesi için iki temel şart bulunmaktadır;

a) Silahlı olması veya silah kullanan bir örgüt olması,

b) Örgüte mensup kişi ya da kişilerin suç fiillerini işlerken cebir ve şiddet kullanarak baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden birini uygulaması gerekmektedir.

Bu bağlamda şiddet içermeyen, fiziki zarar verme unsurlarını barındırmayan, toplu öldürme, öldürme, yaralama, sakat bırakma veya bunlara dönük fiziksel eylemlerde hiç bulunmamış bir örgütün terör örgütü sayılması mümkün değildir. 15 Temmuzdan sonra (yine öncesinde de) Gülen hareketi ile irtibatlı yüz binlere varan insanın evi aranmasına rağmen bir adet ruhsatsız tabanca dahi bulunmamıştır. Emniyet raporuyla da sabit olduğu üzere, 50 yılı aşkın süredir var olan Gülen hareketinin cebir ve şiddete başvurduğunu gösteren tek bir eylem tespit edilememiştir. Bu yönüyle suç teşkil etmeyen eylemlerde bulunmak üzere bir araya gelen Gülen hareketine mensup kişilerin eylem ve davranışları terör eylemi olarak nitelendirilemez. Milyonları bulan gönüllülerinden adi suç işlediği ileri sürülenler olsa dahi, bu durum Gülen hareketine gönül veren insanların suç işlemek için bir araya geldiği anlamına gelmemektedir.

Bu açıklamalar ışığında dosya kapsamı incelendiğinde 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde mensubu olduğum iddia edilen sözde FETO/PDY isimli terör örgütünün 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nın 314. maddelerinde tanımlanan terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olduğunu gösterir düzeyde, örgütün kuruluşu, kurucuları, amacı, stratejisi, eylemlerinin neler olduğu, Türkiye’de ve Türkiye dışında, Türk vatandaşları ya da Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlara karşı, gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı, varsa bu eylem ve faaliyetlerinin nelerden ibaret olduğu açıklanmamıştır.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra gözaltına alınan, tutuklanan veya hakkında soruşturma açılan kişilerin silahlı terör örgütü üyeliğinden veya onunla irtibatlı suçlardan cezalandırılabilmesi için bu ‘örgütün’ 15 Temmuz öncesinde var olması gerekmektedir. Zira haklarındaki suçlamalar 15 Temmuz öncesine ait fiillerle ilgilidir. Dolayısıyla, Gülen hareketinin 15 Temmuz öncesinde bir terör örgütü niteliğinde olduğu ispatlanmadıkça, fiilen darbeye katılan askerler hariç, diğer tüm kişiler hakkındaki soruşturmaların düşmesi gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz öncesinde var olmayan bir terör örgütü nedeniyle, 15 Temmuz sonrasında hiç kimse mahkum edilemez. Kaldı ki, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında 16 Temmuz sabahından itibaren sayıları yüzbine varan kişiler gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Darbe girişimi sırasında sahada yakalanan askerler haricinde bu kişilerin hiçbirinin darbe girişiminde yer aldıkları veya bir şekilde katkı sağladıklarına ilişkin delil, hatta iddia dahi ortaya konulmamıştır. Bu kişilere, darbe girişimi sırasında nerede oldukları ve ne yaptıkları gibi sorular sorulmadığı gibi evlerinde yapılan aramalarda darbe girişimiyle ilişkilendirilen hiçbir delil de bulunamamıştır. Bu kapsamda benim evimde de arama yapılmış ve herhangi bir suç unsuruna rastlanmamıştır. Bu yönüyle dosya kapsamında benim söz konusu ismi geçen örgüt üyesi olarak nasıl tespit edildiğim, örgüt kapsamında ne tür faaliyetler yaptığım, ne zaman ve kim tarafından örgüt üyesi olarak dahil edildiğim, örgüte hangi amaç doğrultusunda dahil olduğum ve bu amaç doğrultusunda ne tür faaliyetler yaptığım dosyada açıklanmamıştır.

AŞAĞIDAKİ KISIM ÖRNEK SAVUNMA DİLEKÇESİNDE OLDUĞU GİBİ SONUÇ VE TALEP KISMINA ALINABİLİR

SONUÇ OLARAK:

1- Hakkımda silahlı terör örgütü üyesi olduğum yönündeki suçlamaya evimde (işyerimde) yapılan aramada bulunan 668 Sayılı OHAL KHK’si ile kapatılan ….yayınevine ilişkin kitapların dayanak olarak gösterilmiştir. Buna göre yukarıdaki açıklamalarda izah edildiği üzere 15 Temmuzda bombalanan TBMM’nin kütüphanesinde dahi yasaklanan yayınevine ait 64 adet kitap bulunması hususu göz önüne alındığında, bir eylem ya da faaliyet ceza kanunu anlamında suç ise, herkes için suçtur; değilse hiç kimse için suç değildir, yani suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin uygulanmasında ayrımcılığın önüne geçilmesi ilkesinden hareketle suçsuzluğumun ortaya çıkarılması için;

– Milli Eğitim Bakanlığına ait Halk Kütüphaneleri, devlet okullarındaki kütüphaneler ve yine devlet üniversitelerindeki kütüphanelerine yazı yazılarak 15 Temmuz 2016 tarihi itibari ile 668 Sayılı OHAL KHK’si ile yasaklanan …yayın evine ait  yasaklanan kitapların bulunup bulunmadığı hususunun sorularak belgeleri (defter, bilgisayar kayıtları) ile birlikte  istenilmesini talep ediyorum.

2- Gülen Hareketi ile herhangi bir bağlantım olmamıştır. Bununla ilgili dosyada herhangi bir delilde mevcut değildir. Bu yönü ile yukarıda ayrıntıları ile açıklandığı üzere evimde (iş yerimde) yapılan aramada bulunan 668 Sayılı OHAL KHK’si ile kapatılan  ….yayın evine ilişkin kitaplarda dahil olmak üzere herhangi bir suç unsurunun bulunmaması  hususu göz önüne alınarak;

a) 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde dosya kapsamında mensubu olduğum iddia edilen sözde FETO/PDY isimli terör örgütünün 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nın 314. maddelerinde tanımlanan terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olduğunu gösterir düzeyde, örgütün kuruluşu, kurucuları, amacı, stratejisi, eylemlerinin neler olduğu, Türkiye’de ve Türkiye dışında, Türk vatandaşları ya da Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlara karşı, gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı, varsa bu eylem ve faaliyetlerinin nelerden ibaret olduğuna ilişkin deliller bulunmadığından buna ilişkin delillerin ilgili kurumlardan sorularak temin edilmesi,

b) Yine dosya kapsamında bu sözde terör örgütünün üyesi olarak nasıl tespit edildiğim, örgüt kapsamında iddia edilen ne tür faaliyetler yaptığım, ne zaman ve kim tarafından örgüt üyesi olarak dahil edildiğim, örgüte hangi amaç doğrultusunda dahil olduğum ve bu amaç doğrultusunda ne tür faaliyetler yaptığım açıklanmadığından buna ilişkin her türlü şüpheden uzak, kesin, inandırıcı somut delillerin temin edilerek dosyaya konulmasını talep ediyorum.

3- Eğer yukarıda bahsi geçen taleplerim yerinde görülmez ise;

Silahlı terör örgütü üyesi olduğum yönündeki isnada ilişkin dosya kapsamına göre somut olayda, fail tespit edilememiş, fiilin ne olduğu açıklanamamış, fail ile fiil arasındaki ilişki, sonuç ile fiil arasındaki nedensellik bağı izah edilememiştir.  İsnat edilen hangi eylemin şahsıma yöneltildiği, hangi eylemi icra veya ihmal ettiğim belirsizdir. Şahsımın isnat edilen eylemler ve darbe teşebbüsünde bir dahli yoktur ve bu suçun tarafımdan işlendiğine dair bir tek somut delil ortaya konulmamıştır. İddia edilen örgüt üyesi olarak nasıl tespit edildiğim, örgüt kapsamında ne tür faaliyetler yaptığım, ne zaman ve kim tarafından örgüt üyesi olarak dahil edildiğim, örgüte hangi amaç doğrultusunda dahil olduğum ve bu amaç doğrultusunda ne tür faaliyetler yaptığım açıklanmamış ve yasal bazı davranışlar ( 15 Temmuz darbe girişimine kadar yasal nitelikte bulunan yasaklanmamış kitapları bulundurmak) gerekçe gösterilerek silahlı örgüt üyesi olduğu kabul edilerek soyut ve vehme dayalı değerlendirme yapılarak isnatta bulunulmuştur. Delil olmadan kanaate göre karar verilemeyeceği ve şüpheden sanığın yararlanacağı hususu temel hukuk ilkelerindendir. Bu durum Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen Mahkeme kararı ile suçlu bulununcaya kadar herkesin suçsuz olduğuna ilişkin Masumiyet / Lekelenmeme  ilkesine ve “suçta ve cezada şahsilik ilkesi” başta olmak üzere evrensel temel hukuk ilkelerinin çiğnenerek, silahlı terör örgütü üyesi olduğum yönündeki isnad hukuka açıkça aykırıdır.

Yukarıda ayrıntıları ile izah etmiş olduğumuz nedenler göz önüne alındığında; 15 Temmuz tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi ve kanlı terör eylemi ile hiçbir ilgim bulunmadığı halde 15 Temmuz öncesinde terör örgütü olduğu ispatlanmayan bir oluşuma daha sonra 668 Sayılı OHAL KHK’si ile kapatılan ….yayın evine ilişkin kitapların evimde (iş yerimde) bulunması dayanak gösterilmek suretiyle üye olduğumun iddia edilmesi dolayısıyla kim tarafından, ne zaman ve nasıl işlendiği tam olarak bilinmeyen ve tespit edilmeyen bir eylemin tarafımca yapıldığı şeklinde isnatta bulunulması yasa, Anayasa ve evrensel hukuk kurallarına aykırıdır.

Eki: AİHM’nin Salihoğlu/Türkiye davası (21 Ekim 2008, Başvuru no:1606/03) karar metni çevirisi