Özel Eğitim Kurumlarında Çalışanlar

3989

Ben 15 Temmuz darbe girişimine kadar …… isimli özel öğretim kurumunda öğretmen (yönetici, eğitimci, uzman öğretici, usta öğretici, diğer personel v.b.) olarak çalışmakta iken 15 Temmuz hain darbe girişiminin hemen ardından Cumhubaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye genelinde OHAL ilan edilmiş ve bu kapsamda çıkartılan OHAL KHK’leri ile  vali,kaymakam,hakim,savcı, polis,asker,öğretmen başta olmak üzere şu an sayıları yüzbinleri bulan kamu görevlileri meslekten ihraç edilmiştir. Ancak meslekten ihraçlar sadece kamu görevlileri ile sınırlı kalmamış ve özel teşebbüslerde bu furyadan nasibini almış, bir çok şirkete kayyım atanmış ve çalışanları kayyımlar vasıtası ile işten çıkartılmıştır. Bunun dışında yine benimde çalıştığım özel öğretim kurumları bu süreçten nasibini almış ve kapatılmışlardır.

Bu çerçevede Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü’nün  21.07.2016 tarihli ve  15520822-405.99- E. 7783529 sayılı “FETÖ/ PDY Terör Örgütü ile Bağlantılı Olduğu Tespit Edilen Kurumlar “  Genelgesinde kısaca; “FETÖ / PDY Terör Örgütü bağlantılı olduğu tespit edilerek Cumhuriyet  Savcılıklarınca haklarında işlem başlatılan Özel Öğretim Kurumları ile özel öğrenci yurtları hakkında yapılacak işlemler bildirilmiştir Buna göre; 1- Yönetimlerine kayyum atanmayan özel okullar dışındaki  özel öğretim kurumları ile özel öğrenci yurtlarının kurum açma izinlerinin iptal edilerek kapatılacağı, kapatılan özel öğretim kurumlarının mevcut işyeri açma ve kapatma ruhsatlarının bir örneği iptal edilmek üzere Bakanlığa gönderileceği, kurumların kurum açma izinleri de valiliklerce iptal edilerek kurumların kapatılacağı, MEBSİS üzerinden herhangi bir bilgiye erişime izin verilmemesi için gerekli tedbirlerin alınması,

2- Kurum açma izni ile işyeri açma ve çalışma ruhsatları iptal edilen kurumların mühür ve evrakı, herhangi bir güvenlik zafiyetine yol açmayacak  şekilde gerekli tedbirlerin alınarak milli eğitim müdürlüklerinde muhafaza altına alınacağı

3- Cumhuriyet Savcılıkları tarafından haklarında işlem başlatılan özel öğretim kurumları ile özel öğrenci yurtlarından yönetimine kayyum atanmayan kurumlar ile kayyum atanan kurumlarda kayyum atamasından önce görev yapan yönetici, eğitimci, öğretmen, uzman öğretici, usta öğretici ve diğer personelin MEBBİS üzerinden tespitlerinin yapılarak çalışma izinleri valiliklerce iptal edilecek ve bu personel başka bir özel öğretim kurumunda çalışma izin onayı düzenlenmeyecek ve  MEBBİS üzerinde gerekli bilgi  işlenecektir. “ şeklinde yayınlanarak tüm Valililiklere gönderilmiştir. Bu genelge ile adı geçen özel öğretim kurumları kapatılmış ve kurumlarda çalışan onbinlerce öğretmen ve kurum yöneticisinin çalışma izinleri başka kurumda çalışamayacak şekilde Çalışma ve Sözleşme Hürriyetine açıkça aykırı olarak iptal edilmiş, bu yetmiyormuş gibi benimde aralarında bulunduğum binlerce eğitimci hakkında adına “FETÖ / PDY ” denilen terör örgütü üyesi olduğum iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. (kamu davası açılmıştır.)

Hakkımdaki suçlamayla ilgili açılama yapmadan önce çalışmış olduğum özel eğitim kurumunun yasal temeli ve neden ülkemizde özel öğretim kurumlarının faaliyet gösterdiğine ilişkin açıklama yapmam gerektiği kanaatindeyim. Buna göre, bireyin yaşamının her alanında çeşitli şekillerde karşı karşıya geldiği ve onu sürekli olarak etkileyen eğitim – öğretim etkinliğinin devlet tarafından düzenlenmesi konusu tüm yurttaşların çağın getirdiği bilgi birikiminden eşit düzeyde yararlanması ve bireysel donanımlarının artırılması açısından demokratik devletler için zorunluluk halini almıştır. Ancak devletin mali kaynaklarının kısıtlılığı karşısında, siyasal değişim süreci içerisinde kamusal bir işlev kazanan eğitim öğretim etkinliği alanına, devletin yanında bireyin donanımlarının artırılması amacıyla, devlet tarafından belirlenen kurallar doğrultusunda hareket etmek ve onun denetimine açık olmak üzere özel teşebbüsün de girmesini gerektirmiş ve Anayasa da bu konuyla ilgili düzenlemelere yer verilmiştir.

Anayasanın ilgili hükümlerine bakıldığında;

“Madde 11- Temel hak ve hürriyetler, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, kamu yararı, genel ahlâk,kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.

Madde 21- Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir. Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir. Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Madde 40- Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir. Kanun, bu hürriyetleri, ancak kamu yaran amacıyla sınırlayabilir. Devlet, özel teşebbüslerin millî iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.” şeklindedir.

Gerek eğitim hakkı ve ödevi, gerekse çalışma ve sözleşme hürriyeti birer temel hak ve ödev olarak Anayasanın 13. ve 15. maddesinde temel hak ve ödevler için öngörülen korumadan yararlanmaktadırlar.

Normlar hiyerarşisine göre hukuk düzeni, farklı kademede yer alan Anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlerden oluşan birçok normu içermekte ve her norm geçerliliğini bir üst basamakta yer alan normdan almaktadır. Bu nitelikleri gereği, dayandıkları üst hukuk normlarına aykırı hüküm ihtiva etmeleri mümkün değildir. Bu kuramın en belirgin özelliklerinden biri de, bir düzenlemenin hiyerarşik sıralamada daha altta bulunan bir düzenleme ile değiştirilememesi ve kaldırılamamasıdır. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı bu genelge ile başta Anayasa olmak üzere kanuna ve yönetmeliğe aykırı bir düzenleme ortaya koymuştur. Dahası kanun ve yönetmelikte olmayan bir düzenleme yaparak bir çok kişinin mağdur olmasına neden olmuştur.

Bunun yanında söz konusu düzenleme, hukuk devleti olmanın sağladığı güvencelere, çalışma ve sözleşme hürriyetine açıkça aykırıdır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan ve “hukuk devleti ilkesinin” önkoşulları arasında bulunan “hukuki güvenlik ilkesi”, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de normatif düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılmaktadır (AYM, E:2008/22, K: 2010/82, K.T: 17.6.2010). Hukuk devleti ilkesinin diğer bir önkoşulu olan “belirlilik ilkesi” ise, düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni, bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla, uygulanması öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarının yeterli derecede öngörülebilir olması gereklidir. Benimde içerisinde bulunduğum özel öğretim kurumunda çalışan yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticilerin görevine son verilmesini gerektiren düzenleme ile hakkımda bu kurumda çalışmış olmam nedeniyle silahlı terör örgütü üyeliğinden soruşturma açılması, öngörülebilir olmadığı gibi ilgiliye, idarenin keyfi yorum ve uygulamalarına karşı yeterince koruma sağlayacak nitelikte olmadığından hukuki güvenlik ilkesini zedelemektedir.

Belirtilen bu durum bir yönüyle isnadın bilinmesi/isnadın bildirilmesi ilkelerini de kapsamaktadır. Kişi, neyle suçlandığını, ve suçunun kanuni bir suç tipi olduğunu bilecek, delillerini görecek, ve buradan kurulan muhakeme hukukuyla kendisine hukuka aykırı bir suçlama yapıldığı hissine kapılmayacaktır. Buna göre toplum, bizatihi yürütme organlarının cevaz verdiği olguların bir anda suç kategorisi olarak ilan edilmesini anlamlandıramaz ve kavrayamaz. Suç olarak nitelendirilmeyeceğine emin olduğu eylemler sebebiyle bir anda mesleğinden çıkarılmış, hapishanelere düşmüş bir toplumda hukuk güvenliği yok olur. 15 Temmuz sonrası yürütülen gerek idari tasarruf niteliğindeki kurum kararıyla veya KHK ek’li listeleriyle görev ihraçlar yönünden; gerekse cezai soruşturmalar, bu yönüyle suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal etmektedir. Oysa Anayasa ve AİHS, ceza hukukunun temeli olan bu ilkenin OHAL’de dahi ihlal edilemeyeceğini, buna aykırı idari ya da adli işlem ve eyleme cevaz verilemeyeceğini kurala bağlamıştır.

Bu yönleri ile bakıldığında benim çalışmış olduğum kurum da dahil olmak üzere binlerce özel öğretim kurumu 15 Temmuz darbe teşebbüsüne kadar Milli Eğitim Bakanlığı’nın izni ile tüm yasal şartları yerine getirerek kurulup faaliyet göstermiştir. Bu kurumlarda başta hükümette görev alan partinin bakanları ve milletvekillerinin, yine diğer partilere mensup milletvekillerinin, bürokratların kendileri ve çocukları, hakim ve savcı çocukları öğrenim görmüşler ve son zamanlardaki yapılan eşitlik ilkesine açıkça aykırı hukuksuz bir şekildeki uygulamalara kadar da bahsi geçen kişilerin çocukları ve yakınları bu kurumlarda öğrenim görmeye devam etmişlerdir. Yine 15 Temmuz tarihine kadar tüm olumsuz yıldırma politikaları ve uygulamalara (öğrenciler öğrenim görürken özel öğretim kurumunda polisler vasıtası ile arama yaptırılması, milli eğitim müfettişlerince daha önce hiç bir kurumda yapılmadığı şekilde sürekli inceleme yapılmış olmasına) rağmen söz konusu bu kurumlar neredeyse tam kapasite ile öğrenim faaliyetine devam etmiş ve bu tarihe kadar söz konusu kurumlara silahlı terör örgütü suçlaması yöneltilmemişti.

SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLDUĞUM YÖNÜNDEKİ İSNAT

Çalışmış olduğum kurumlarla ilgili bu açıklamayı yaptıktan sonra tarafıma yöneltilen “FETÖ / PDY ” denilen terör örgütü üyesi olduğum iddiasıyla ilgili şu açıklamayı yapmak istiyorum.

Hakkımda silahlı terör örgütü üyesi olduğum yönündeki suçlamaya söz konusu özel öğretim kurumunda çalışmış olmak dayanak gösterilmiştir. Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum, Anayasal güvence altında olan çalışma ve sözleşme hürriyeti kapsamında nerede çalışacağıma ancak kendim karar veririm, kaldı ki, yasalara uygun olarak kurulmuş ve faaliyetlerine devletçe izin verilmiş bir özel öğretim kurumunda çalışmanın, bir gün suç delili olarak dayanak gösterilemesi hiçbir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir uygulama değildir ve açıkça hukuka aykırıdır.  Eğer bu kurumlar Anayasal düzeni tehdit eden, Anayasal düzen için tehlike veya sakınca oluşturan kurumlar idiyse, neden faaliyetlerine izin verilmiştir? Bu kurumların kapatılması işlemi dahi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra olmuştur. O tarihe kadar devlet organları dahi bu kurumlar bakımından herhangi bir sakınca veya tehlike görmemiştir. Bunun yanında, her yıl üniversiteden mezun olan binlerce ve toplamda mezun ve işsiz yüz binerce öğretmenin milli eğitim politikası gereği devlet okullarına atanamaması hususu göz önüne alındığında kendimi ve ailemi geçindirebilmek için söz konusu öğretim kurumunda çalışmaktan başka fazla bir seçeneğimin olmadığı da açıktır.

Bunun dışında yukarıda sayılan ve tamamı temel bir hakkın kullanımı kapsamında olan bu çalışma faaliyetini suç olarak değerlendirmek kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ihlalidir. Eğer söz konusu faaliyet suç ise herkes için suç olarak değerlendirilmelidir. Bir eylem ya da faaliyet ceza kanunu anlamında suç ise, herkes için suçtur; değilse hiç kimse için suç değildir. Aksi uygulama suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin uygulanmasında ayrımcılık anlamına gelmektedir.

Üzerime atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunun değerlendirilmesine gelirsek, bir suçun varlığı incelenirken suçun unsurları bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir. Yani suçun maddi unsurları, manevi unsurları, hukuka aykırılık unsurları, nitelikli halleri, kusurun varlığı-yokluğu, suçun özel görünüş biçimleri alt unsurları ile birlikte tek tek ele alınmalıdır.

Silahlı örgüt Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi ile düzenlenmiştir. Bu maddeye göre TCK’nın 302 ve devamı maddelerdeki suçları işlemek amacıyla kurulan örgütler silahlı örgüt olarak nitelendirilmektedir. Türk Ceza Hukuku bakımından terörün tanımı ve hangi suçların terör suçu sayılacağı 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunda gösterilmiştir.

Silahlı örgüt kurucusu, yöneticisi veya üyesi olma suçunun oluşması için kişinin örgütün amaçlarını (TCK’nın 302 ve devamı maddelerdeki suçu işleme amacını) bilmesi ve istemesi gerekir. Örgütün bu suçları işleme amacından habersiz kişilerin bir şekilde bu örgüt ile temasta bulunmuş olmaları bu suçların oluşması için yeterli değildir. Bunun somut delillerle ispatlanması, dolayısıyla örgüt şeması ve hiyerarşik yapısının tespit edilmesi ve hakkında suç isnat edilen kişilerin örgütün hiyerarşik yapısı içindeki konumlarının yasal ve hukuki delillerle ispat edilmesi gerekmektedir.

Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen Mahkeme kararı ile suçlu bulununcaya kadar herkesin suçsuz olduğuna ilişkin “Şüpheden sanık yararlanır” ve cezaların şahsiliği ilkesi ceza hukukunun temel prensibidir. Bu husus Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarında da açıkça belirtilmiştir. Buna göre Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.9.2010 tarihli ve 2010/5-109 Esas -2010/177 Karar sayılı  kararında  “Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “kuşkudan sanık yararlanır” kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkumiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkumiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır.” şeklinde izah edilmiştir.

Bu kapsamda Cemaat/Gülen hareketine ait özel öğretim kurumunda çalışmış olmak veya benzeri olgular silahlı terör örgütü kurucusu, yöneticisi veya üyesi olmak için yeterli, somut delil değildir.

Bunun dışında şu hususunda belirtilmesinde fayda görüyorum, bir oluşumun terör örgütü olup olmadığının belirlenmesi, ancak yapılacak yargılamanın sonucuna göre; bağımsız ve tarafsız mahkemelere aittir. Mahkemeler bu tespiti Anayasa ve yasalarla ortaya konulan normatif kurallara ve istikrar gösteren yargısal uygulamalara uygun biçimde gerçekleştirirler.

Buna göre silahlı terör örgütü olabilmesi için iki temel şart bulunmaktadır; a) Silahlı olması veya silah kullanan bir örgüt olması, b) Örgüte mensup kişi ya da kişilerin suç fiillerini işlerken cebir ve şiddet kullanarak baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden birini uygulaması gerekmektedir. Bu bağlamda şiddet içermeyen, fiziki zarar verme unsurlarını barındırmayan, toplu öldürme, öldürme, yaralama, sakat bırakma veya bunlara dönük fiziksel eylemlerde hiç bulunmamış bir örgütün terör örgütü sayılması mümkün değildir. 15 Temmuzdan sonra (yine öncesinde de) Gülen hareketi ile irtibatlı yüzbinlere varan insanın evi aranmasına rağmen bir adet ruhsatsız tabanca dahi bulunmamıştır. Emniyet raporuyla da sabit olduğu üzere, 50 yılı aşkın süredir var olan Gülen hareketinin cebir ve şiddete başvurduğunu gösteren tek bir eylem tespit edilememiştir. Bu yönüyle suç teşkil etmeyen eylemlerde bulunmak üzere bir araya gelen Gülen hareketine mensup kişilerin eylem ve davranışları terör eylemi olarak nitelendirilemez. Milyonları bulan gönüllülerinden adi suç işlediği ileri sürülenler olsa dahi, bu durum Gülen hareketine gönül veren insanların suç işlemek için bir araya geldiği anlamına gelmemektedir.

Bu açıklamalar ışığında dosya kapsamı incelendiğinde 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde mensubu olduğum iddia edilen sözde FETO/PDY isimli terör örgütünün 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nın 314. maddelerinde tanımlanan terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olduğunu gösterir düzeyde, örgütün kuruluşu, kurucuları, amacı, stratejisi, eylemlerinin neler olduğu, Türkiye’de ve Türkiye dışında, Türk vatandaşları ya da Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlara karşı, gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı, varsa bu eylem ve faaliyetlerinin nelerden ibaret olduğu açıklanmamıştır.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra gözaltına alınan, tutuklanan veya hakkında soruşturma açılan kişilerin silahlı terör örgütü üyeliğinden veya onunla irtibatlı suçlardan cezalandırılabilmesi için bu ‘örgütün’ 15 Temmuz öncesinde var olması gerekmektedir. Zira haklarındaki suçlamalar 15 Temmuz öncesine ait fiillerle ilgilidir. Dolayısıyla, Gülen hareketinin 15 Temmuz öncesinde bir terör örgütü niteliğinde olduğu ispatlanmadıkça, fiilen darbeye katılan askerler hariç, diğer tüm kişiler hakkındaki soruşturmaların düşmesi gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz öncesinde var olmayan bir terör örgütü nedeniyle, 15 Temmuz sonrasında hiç kimse mahkum edilemez. Kaldı ki,15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında 16 Temmuz sabahından itibaren sayıları yüzbine varan kişiler gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Darbe girişimi sırasında sahada yakalanan askerler haricinde bu kişilerin hiçbirinin darbe girişiminde yer aldıkları veya bir şekilde katkı sağladıklarına ilişkin delil, hatta iddia dahi ortaya konulmamıştır. Bu kişilere, darbe girişimi sırasında nerede oldukları ve ne yaptıkları gibi sorular sorulmadığı gibi evlerinde yapılan aramalarda darbe girişimiyle ilişkilendirilen hiçbir delil de bulunamamıştır. Bu kapsamda benim evimde de arama yapılmış ve herhangi bir suç unsuruna rastlanmamıştır. Bu yönüyle dosya kapsamında benim söz konusu ismi geçen örgüt üyesi olarak nasıl tespit edildiğim, örgüt kapsamında ne tür faaliyetler yaptığım, ne zaman ve kim tarafından örgüt üyesi olarak dahil edildiğim, örgüte hangi amaç doğrultusunda dahil olduğum ve bu amaç doğrultusunda ne tür faaliyetler yaptığım dosyada açıklanmamıştır.

AŞAĞIDAKİ KISIM ÖRNEK SAVUNMA DİLEKCESİNDE OLDUĞU GİBİ DİLEKÇENİZİN SON KISMINA DEĞERLENDİRME, SONUC VE TALEPLER KISMINA BİR BAŞLIK ALTINDA YERLEŞTİRİLEBİLİR

 SONUÇ OLARAK:

1- 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kapatılan özel öğretim kurumunda öğretmen olmaktan başka adı geçen Gülen hareketi ile herhangi bir bağlantım olmamıştır. Bununla ilgili dosyada herhangi delilde mevcut değildir. Bu yönü ile 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde (daha sonra kapatılan) özel öğretim kurumunda çalıştığım ve bu tarihten sonra çalışmadığım hususu gözönüne alınarak;

a) 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde dosya kapsamında mensubu olduğum iddia edilen sözde FETO/PDY isimli terör örgütünün 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nın 314. maddelerinde tanımlanan terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olduğunu gösterir düzeyde, örgütün kuruluşu, kurucuları, amacı, stratejisi, eylemlerinin neler olduğu, Türkiye’de ve Türkiye dışında, Türk vatandaşları ya da Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlara karşı, gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı, varsa bu eylem ve faaliyetlerinin nelerden ibaret olduğuna ilişkin deliller bulunmadığından buna ilişkin delillerin ilgili kurumlardan sorularak temin edilmesi,

b) Yine dosya kapsamında bahsedilen terör örgütünün üyesi olarak nasıl tespit edildiğim, örgüt kapsamında iddia edilen ne tür faaliyetler yaptığım, ne zaman ve kim tarafından örgüt üyesi olarak dahil edildiğim, örgüte hangi amaç doğrultusunda dahil olduğum ve bu amaç doğrultusunda ne tür faaliyetler yaptığım açıklanmadığından buna ilişkin her türlü şüpheden uzak, kesin, inandırıcı somut delillerin temin edilerek dosyaya konulmasını talep ediyorum.

2- Eğer yukarıda bahsi geçen taleplerim yerinde görülmez ise;

 

Silahlı terör örgütü üyesi olduğum yönündeki isnada ilişkin dosya kapsamına göre somut olayda, tüm fail tespit edilememiş, fiilin ne olduğu açıklanamamış, fail ile fiil arasındaki ilişki, sonuç ile fiil arasındaki nedensellik bağı izah edilememiştir.  İsnat edilen hangi eylemin şahsıma yöneltildiği, hangi eylemi icra veya ihmal ettiğimin belirsizdir. Şahsımın isnat edilen eylemler ve darbe teşebbüsünde bir dahli yoktur ve bu suçun tarafımdan işlendiğine dair bir tek somut delil ortaya konulmamıştır. İddia edilen örgüt üyesi olarak nasıl tespit edildiğim, örgüt kapsamında ne tür faaliyetler yaptığım, ne zaman ve kim tarafından örgüt üyesi olarak dahil edildiğim, örgüte hangi amaç doğrultusunda dahil olduğum ve bu amaç doğrultusunda ne tür faaliyetler yaptığım açıklanmamış ve yasal bazı davranışlar gerekçe gösterilerek silahlı örgüt üyesi olduğu kabul edilerek soyut ve vehme dayalı değerlendirme yapılarak isnatta bulunulmuştur. Delil olmadan kanaate göre karar verilemeyeceği ve şüpheden sanığın yararlanacağı hususu temel hukuk ilkelerindendir. Bu durum Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen Mahkeme kararı ile suçlu bulununcaya kadar herkesin suçsuz olduğuna ilişkin Masumiyet / Lekelenmeme ilkesine ve “suçta ve cezada şahsilik ilkesi” başta olmak üzere evrensel temel hukuk ilkelerinin çiğnenerek, benim de aralarında bulunduğum söz konusu özel öğretim kurumlarında  çalışan bazı kişilerin silahlı terör örgütü üyesi olduğu yönündeki isnad hukuka açıkça aykırıdır.

Yukarıda ayrıntıları ile izah etmiş olduğumuz nedenler göz önüne alındığında; 15 Temmuz tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi ve kanlı terör eylemi ile hiçbir ilgim bulunmadığı ve açıkça bu darbe girişimini lanetlediğim halde halde 15 Temmuz öncesinde terör örgütü olduğu ispatlanmayan bir oluşuma yine 15 Temmuz öncesinde özel öğretim kurumunda öğretmen olarak çalışmak suretiyle üye olduğumun iddia edilmesi dolayısıyla; kim tarafından, ne zaman ve nasıl işlendiği tam olarak bilinmeyen ve tespit edilmeyen bir eylemin tarafımca yapıldığı şeklinde isnatta bulunulması yasa, Anayasa ve evrensel hukuk kurallarına aykırı olup haksız olan bu suçlamayı Kabul etmiyorum.

EK: Aktif-Eğitim-Sen Kuruluş Duyurusu