YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA İTİRAFÇI BEYANI İLE MAHKUMİYET KARARI VERİLİP VERİLEMEYECEĞİ MESELESİ

12419

Ceza yargılamasının temel amacı her türlü şüpheden arınmış olarak “maddî gerçeği” ortaya çıkartmaktır. Ceza hakimi, medenî muhakemeden farklı olarak, şekli gerçekle yetinmeyip maddi gerçekle karar vermek zorundadır.

Maddi gerçek; görülen, duyulan, dokunulan kısaca beş duyu ile maddi varlığı bilinebilen ve tespit edilebilen gerçektir.

Aslında nihai hedef “mutlak gerçeğe” ulaşmaktır. Mutlak gerçek için (inananlar için) Allah bilir, (inanmayanlar için) tabiatın kodlarına kaydedildi ifadeleri kullanılır. Sadece beş duyusu olan ve bunları da sınırlı bir şekilde kullanabilen insanoğlu için mutlak gerçeği bulmak her zaman mümkün olmayabilir.

Bu nedenle ceza muhakemesinde en azından maddi gerçeği tespit edip ona göre karar vermek hem zorunlu bir hedef hem de bir sorumluluktur. Fakat maddi gerçeği araştırmakla yükümlü olan ceza hakimi, çoğu zaman sadece “görünen gerçek” ile karar verir. Aslında görünen gerçeğin bile ne kadar yanlış olabileceği zamanla ortaya çıkmıştır, çıkmaktadır.

ABD’de yapılan bir araştırmada; son yüzyıl içinde karar verilen ve infaz edilen idam cezalarına dair dosyalar, yeni teknoloji ürünü olan parmak izi, DNA, kan, sperm gibi maddi delillerle yeniden ele alınmış ve “görünen gerçek yeterli” kabul edilerek veya “maddi gerçeğe ulaşıldı” inancıyla aslında pek çok masum kişinin yanlış olarak idam edildiği ortaya konulmuştur.

Şu an Türkiye’de yapılan yargılamalarda ise; görünen gerçeği bile araştırma zahmetine girilmeden “varsayılan gerçek”, “iddia edilen gerçek” ile hatta ve hatta “varsayılan şüphe” ile hükümler verilmektedir.

Mutlak gerçek, maddi gerçek, görünen gerçek, şekli gerçek, iddia edilen gerçek, varsayılan gerçek..…

Ceza yargılamasında bu gerçeklerden her birine bir şekilde ulaşmak mümkündür ancak maddi gerçeğin altında kalan her basamak adaleti sağlamaktan uzaktır. Bundan daha kötüsü ise “gerçek” sözünün bir kenara bırakılıp “edinilen kanaat”, “ulaşılan kanaat”, “varsayım”, “şüphe” gibi ifadelerin öne çıkmasıdır.

Prof. Dr. Bahri Öztürk’ün de belirttiği gibi; “Ceza yargılamasının amacı hiç bir duraksamaya yer vermeden maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu araştırmada, yani gerçeğe ulaşmada mantık yolunun izlenmesi gerekir. GERÇEK; akla uygun ve realist, olayın bütünü veya bir parçasını temsil eden kanıtlardan veya kanıtların bütün olarak değerlendirilmesinden ortaya çıkarılmalıdır. Yoksa bir takım varsayımlara dayanılarak sonuca ulaşılması, Ceza Yargılamasının amacına kesinlikle aykırıdır, Ceza Yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde, mahkûmiyet kararından söz edilemez. Bu ilke evrenseldir. (CGK. 19.4.1993, 6-79/108 – YKD Ekim 1993, s.1564 vd.) YAŞAMA HAKKI VE İŞKENCE YASAĞI”

Medeni muhakemede yargıç, şekli de olsa gerçeği tespit edip taraflardan biri lehine diğeri aleyhine karar vermek zorundadır. Şekli gerçeği ispat ise tarafların yükümlülüğündedir. Ceza muhakemesinde ise sadece suçlu olduğu iddia edilen bir şüpheli bulunur ve şüphelinin hiçbir ispat yükümlülüğü yoktur. Ne suçlu olduğunu ikrar eden sanık, suçunu; ne de masum olduğunu iddia eden sanık, masumiyetini ispat etmek zorunda değildir. Çünkü kural, masumiyettir. İspat edilmek zorunda olunan şey suçluluktur.

Suçluluğu ispat konusunda iddia makamının yanında mağdur, şikâyetçi, malen sorumlu, katılan birlikte çalışsa da bu konudaki asıl yükümlülük mahkemeye aittir. Mahkeme maddi gerçeği bulmakla yükümlüdür. Ancak maddi gerçek ortaya çıkarılamamış ise suçluluk da ispatlanamamış demektir. Yani “mahkumiyet kararı” sadece maddi gerçeğin karşılığıdır, bunun dışındaki her ihtimal beraat sonucunu doğurmalıdır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu (CGK), 8.2.2001 gün 1-83/88 sayılı kararında açıkladığı gibi; “Ceza yargılamasında sabit olması gereken iddiadır. Savunma konusundaki prensip ise, kanuni karineler dışında savunmanın ispatının şart olmadığıdır. Başka bir ifade ile, savunmanın reddi için, aksi kanıtlanmış olmalıdır.  Savunmanın aksi kanıtlanmadığı takdirde, ileri sürülen hususla ilgili şüphe hali tümüyle ortadan kalkmış olmayacaktır. Bu durumda ise, “şüpheden sanık faydalanır” kuralı gereğince, kanıtlanamayan ve şüpheli kalan halden sanığın yararlandırılması gerekir.”

MADDİ GERÇEĞE ULAŞMA ARACI OLARAK DELİL

Maddi gerçeğe ulaşma amacı, ceza muhakemesinde “delil serbestisi” ilkesini hakim kılmıştır. Ancak ceza yargılamasında, suçlunun tespiti ve cezalandırılması kadar masum kişiler ile temel hak ve özgürlüklerin korunması da önemlidir. Ceza muhakemesinin evrensel prensibi gereğince, masum bir tek insanın bile haksız bir muameleye maruz kalmasındansa suçlu birçok kişinin serbest kalması tercih edilir. Bu nedenle “hukuk devleti olma” ilkesinin bir sonucu olarak, maddî gerçeğin her ne pahasına olursa olsun araştırılması da kabul edilemez.

Bir hukuk devletinde, maddi gerçeğin araştırılması ilkesinin sınırını delil yasakları oluşturur. Yani hukuka uygun olarak elde edilmiş olmak, delil olabilmenin ön koşuludur. Bunun dışında pek çok CGK kararında vurgulandığı gibi delilin gerçekçi, akılcı, olayı temsil edici, kanıtlayıcı olması da gerekir.

O halde maddi gerçeğe ulaşmak için hukuka uygun olmak şartı ile gerçekçi, akılcı, olayı temsil edici, kanıtlayıcı her şey ceza muhakemesinde delil olarak kullanılabilir.

Ceza yargılamasında nelerin delil olarak kullanılabileceği ne kadar önemli ise o delilin ispat gücü de bir o kadar önemlidir. Bir delilin ispat gücü, maddi gerçeği ne kadar temsil ettiği ile doğru orantılıdır. Bu nedenle her delile aynı ölçüde itibar edilemez. Maddi gerçeği gösteren yegâne deliller ise maddi delillerdir.

BEYAN DELİLİ

Doktrinde değişik sınıflandırmalar yapılmakla birlikte, genellikle yargı kararlarında deliller; beyan, belge ve belirti olmak üzere üçe ayrılır.

Beyan delili ilgili kişilerin ifadeleridir. Belge delili için kira akdi, çek vs; belirti delili için kan, sperm, parmak izi örnek olarak gösterilebilir.

Beyan delili de kendi içinde şüpheli/sanık beyanı, tanık beyanı, diğer taraf beyanı (katılan, malen sorumlu vb) olarak üçe ayrılır.

Bir ifadenin “beyan delili” olarak kabul edilmesi için yasalarda belirlenen usule göre tespit edilmesi gerekir. Bu usule uyulmadan örneğin yetkili olmayan kişilerce alınan ifadeler beyan delili değil belirti delili olarak kabul edilir. Yine 5271 sy Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) gerekçesinde belirtildiği üzere “telefon ve benzeri dinlemelerde, ilgilinin beyanda bulunması, beyan değil bir belirti delili olarak anlam kazanır.”

Toparlarsak, beyan delilinin de hukuka uygun olarak elde edilmiş olmasının yanında, ayrıntılar itibarıyla gerçeğe uygun, olayı temsil edici ve akılcı olması gerekir. Fakat bütün bu şartları taşısa da beyan delilinin ispat gücünün zayıf olduğu kabul edilir. Aşağıda örnekleri verildiği üzere, Yargıtay beyan delilinin tek başına ispat gücünü kabul etmeyip maddi delil ile desteklenmesini aramaktadır.

Beyan delili içinde şüpheli/sanık beyanı önem arzeder. Çünkü sanık kendisine atfedilen eylemleri gerçekleştirmişse yani suçlu ise maddi gerçeği en iyi bilen kişidir. Ancak sanığın, tanıklardan farklı olarak yalan söyleme ve kendini cezadan kurtarma hakkı bulunduğu için suçlu olan sanıktan maddi gerçeği öğrenmek her zaman mümkün olmaz. Masum olan sanığın da değişik saiklerle (menfaat, başkasını kurtarma, kendini suçlu sanma, pişmanlıktan faydalanma vs) maddi gerçeği gizlemesi mümkündür.

Sanık beyanı, inkar veya ikrar şeklinde olabilir. İkrar sanığın kendi veya başkaları aleyhine verdiği ifadedir ve ceza yargılamasında hakimler için sığınılacak bir liman gibidir. Oysa yukarıda açıklandığı gibi suçlu olsun masum olsun sanığın maddi gerçeği saklamak için pek çok gerekçesi olabilir.

Bu nedenle aşağıdaki kararlarda da görüleceği üzere; Yargıtay beyan delili için özellikle de sanığın ikrarının hükme esas alınabilmesi için serbest irade mahsulü olması, hâkim huzurunda yapılması, soruşturma aşamasında geri alınmaması ve yan delillerle de doğrulanması gerektiğini belirtmektedir.

CMK’nun sanığın sorgusuna ilişkin madde gerekçesinde de ikrar için “dolaylı bir ispat gücüne sahiptir ve başka delillerle bütünleşmeden tek başına ispat bakımından yeterli olmaz.” denilmiştir.

Sanığın kendi aleyhine verdiği beyanın dahi doğrulanmasını arayan yargının, başkaları aleyhine verdiği ifadeler konusunda daha titiz davranması gerektiği izahtan varestedir.

Bu kararlara göre özellikle “ikrar” dediğimiz sanığın kendi aleyhine verdiği ifade ile “itirafçı beyanı” dediğimiz etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen sanığın başka kişiler aleyhine verdiği ifadeler başka delillerle mutlaka desteklenmeli ve doğrulanmalıdır.

Özellikle örgütlü suçlardaki etkin pişmanlığı düzenleyen TCK’nın 221.maddesinden faydalanma arzusunda olan sanık beyanları üzerinde daha titiz durulmalıdır. Çünkü diğer pişmanlık düzenlemelerinden farklı olarak TCK 221.maddesi “kendini cezadan kurtarabilmenin tek koşulu başkalarının ceza almasını sağlamaktır.” şeklinde yorumlanıp uygulanmakta ve “isim ver kurtul” şeklinde lanse edilmektedir. Bu nedenle örgüt suçlarında ikrar veya itirafçı beyanlarını hükme esas alırken daha dikkatli olmak gerekir.

Buna göre maddi gerçeği araştırmakla yükümlü olan ceza hakimi, muhakemeye katılanların iddiaları, veya sanığın itirafı ile bağlı olmayıp “beyan” delilinin mutlaka “belge veya belirti” deliliyle doğrulanmasını sağlamak zorundadır. Soyut itirafçı beyanlarıyla mahkumiyet hükmü verilemez.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirme işinin ulusal mahkemelere ait olduğunu belirtmekle birlikte, ulusal mahkemenin keyfi bir değerlendirme yapıp yapmadığını veya ikrar delilinin güvenilirliğinin ulusal mahkeme tarafından değerlendirilmesinde, başvurucuya sağlanan güvence sisteminin uygun olup olmadığını denetlemektedir.

HUKUKA AYKIRI OLARAK ELDE EDİLEN İKRAR/ İTİRAFÇI BEYAN DELİLİ

Sanık ikrarının ister kendi ister başkaları aleyhine olsun “beyan delili” olarak kabul edilebilmesi için öncelikle hukuka uygun olarak elde edilmiş olması gerekir. Burada özellikle üzerinde durulması gerekli olan CMK 148.maddede belirtilen yasak usullerle elde edilmiş olan ifadelerin hiçbir şekilde delil olarak kullanılamayacak olmasıdır.

Madde 148 – (1) Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz.

(2) Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez.

(3) Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da

delil olarak değerlendirilemez.

1412 sy CYUY’nın 135/a maddesine benzer şekilde yeniden düzenlenen CMK’nın 148.maddesinde yasaklanan usullerle alınan ifadeler, ister kişinin kendi aleyhine (ikrar) ister başkası aleyhine (itirafçı beyanı) olsun hükme esas alınamaz.

Bu konuya ilişkin açıklamaları Prof. Dr. Bahri Öztürk’ün bir yazısından aynen veriyoruz:

“Burada altı çizilerek söylenen, ifade alma ve sorguda sanığın beyanının özgür iradesine dayanacağı kuralıdır. Aksi takdirde özgür iradeye dayanmayan beyan hiçbir surette Ceza Muhakemesinde kullanılamayacaktır. CMUK m. 135a da bu sonuç son derece açık bir şekilde ifade edilmektedir. Yani söz konusu maddede önce kural konulmuş, daha sonra da bu kurala muhalefetin sonucu açıkça gösterilmiştir.

CMUK m. 135a sadece sanığın ifadesi veya sorgusundan söz etmekte ise de, bu maddenin getirilmesiyle sağlanmaya çalışılan insan haysiyetinin korunması düşüncesi, aynı ölçüde tanık, bilirkişi ve suçtan zarar gören için de geçerlidir. O halde CMUK m. 135a’yı bunları da kapsayacak biçimde geniş anlamak gerekir (Karlsuher Kommentar, § 136a no. 2).

CMUK m. 135a sadece işkenceyi önlemek amacıyla kabul edilmiş bir düzenleme değildir. Burada korunmak istenen, başta işkence olmak üzere maddede örnek olarak sayılan bazı insanlık dışı davranışlardan sanığın haysiyetini korumak, onun Ceza Muhakemesinde maddi gerçek aranırken bir obje haline getirilmesine engel olmaktır.

Önemle kaydedelim ki, CMUK m. 135a’da örnek olarak gösterilen ve iradenin hür bir şekilde oluşmasına engel olduğu için yasaklanan eylem ve işlemlerin anlamını saptamak, özellikle uygulayıcılar bakımından hayli zordur. Gerçekten, burada geçen örneğin kötü davranma, işkence, bedensel cebir arasında ne gibi farklılıkların olduğunu ortaya koyabilmek kolay değildir.

Burada geçen bedensel cebir, yakalama, zorla getirme gibi koruma tedbirlerinde söz konusu olabilen ve hukuk düzenince izin verilen maddî müdahalenin fevkinde sırf muhatabından bir beyan elde etmek amacıyla vücuda yapılan ve acı ve ızdırap veren fizikî müdahalelerdir. İşkence ise, sanıktan beyan elde etmek maksadıyla, sistematik bir şekilde yapılan ve bedensel cebirden farklı olarak sadece bedene değil aynı zamanda ruhî bütünlüğe de yönelen, acı ve ızdırap veren müdahalelerdir. Fena muamele ise, bedensel cebir ve işkence dışında kalan her türlü hukuk dışı muameledir. Örneğin, sanığa sövmek veya hakaret etmek böyledir.

Kanunda “gibi” ibaresine yer verilmesi, buradaki yasakların örnekleyici olarak sayıldığını, maddede yer almasa bile özgür iradeyi engelleyen diğer yöntemlerin de yasak kapsamı içine girdiğini gösterir. CMUK m. 135a/son’da “yukarıdaki fıkralarda belirtilen yasak yöntemler”den söz edilmesi, maddede açıkça sayılmayan, fakat özgür iradeyi engelleyen yöntemlere rıza gösterilmesi durumunda elde edilen delilin değerlendirilmesi sonucuna yol açmaz (Krş. Şahin, Cin’e Armağan, s. 91 vd.).

CMUK m. 135a da zorla ilaç vermek suretiyle beyan elde etmek de yasaklanmıştır.

CMUK’un aynı maddesinde yormak veya aldatmak suretiyle sanıktan bir beyan elde edilmesi de yasaklanmıştır. Bilindiği gibi, sorgu veya ifade alma esasen son derece yorucu bir işlemdir. Burada geçen yorgunluk bu değildir. Mehaz Alman CMUK da bunun için bitap düşürmek, sağlıklı düşünemeyecek kadar yormak anlamına gelen Ermüdung kelimesi kullanılmıştır. Buna göre sanıkta dinlenme ihtiyacı öylesine artmıştır ki, küçücük bir dinlenme fırsatı için kendisinden istenilen beyanda bulunmaya hazırdır. İki polis memurunun dönüşümlü olarak sanığı günlerce sorguya çekmesi buna örnek gösterilebilir. Keza sanığın gece yarısı veya sabaha karşı, tam uykuya dalacağı sırada uyandırılması işleminin sık sık tekrarlanması halinde de durum budur.

Aldatma, gerçekte olmayan vakıaları var gibi göstererek, sanığın belli konuda iradesinin hür bir şekilde oluşmasına engel olmaktır. Örneğin iki şerikten birine, diğer şerikin ikrar ettiğinin söylenmesi suretiyle ikrar temin edilmesi halinde durum budur.

CMUK m. 135a da bazı araçlar uygulayarak sanıktan bir beyan elde edilmesi de yasak sorgu yöntemi olarak öngörülmüştür. Bazı araçlar kavramının kapsamının ne olduğunu tayin etmek kolay değildir. Bize göre, 135a da tek tek örnek olarak gösterilenler dışında olup da sanığın iradesinin hür bir şekilde oluşmasına engel olan her türlü araç CMUK m. 135a kapsamında değerlendirilmelidir. Örneğin yalan makinası, ipnotik telkinler, bu kavram içinde ele alınmalıdır.

Nihayet, CMUK m. 135a’ya göre, kanuna aykırı menfaat vaat ederek sanıktan beyan elde edilmesi de yasaktır. Örneğin, sanığın ikrar etmesi halinde cezalandırılmayacağının veya cezasının yarısından fazlasının indirilmesinin temin edileceğinin veya şartları oluşmadığı halde verilecek cezanın tecil edileceğinin söylenmesi halinde durum budur.”

Bu tür yasak usullerle alınan ifadeler özgür irade ile verilmiş dahi olsa delil olarak kullanılamaz.

Özgür irade ile verilmiş ve hukuka uygun olarak elde edilmiş beyan delilinin ayrıca başka delil ile de doğrulanması gerekir. Yargıtay’ın bu hususa ilişkin pek çok kararı bulunmakta olup bu durum istikrar kazanmıştır:

CGK, 26.05.1998 gün, 1998/1-110 ve 1998/181 sayılı: “Vicdani delil sisteminin geçerli olduğu hukuk sistemimizde ispat vasıtaları olarak delillerin (beyan) (belge) ve (belirti) olarak üçe ayrılması mümkündür. Bunlardan beyan, somut olaya ilişkin delillerden olup “Tanık beyanı”, “Sanık beyanı” ve “Diğer taraf beyanı” olarak ele alınıp değerlendirilebilir. Ceza Yargılamasında delil olan “sanık beyanı” sanığın olay hakkındaki bildiklerini karar verecek hakim huzurunda sözle bildirmesidir. Sanık kuşkusuz ki olayı en iyi bilenlerden birisidir, ancak suçlu ise gerçeği gizlemesi de olasıdır. Sanığın beyanı, ikrar şeklinde diğer bir deyişle kendi aleyhine olabileceği gibi bir başkası aleyhine de veya hem ikrar hem de başkalarının da birlikte olduğunu beyan şeklinde olabilir. Ancak bu beyan mahkûmiyet için tek başına yeterli değildir.

Yerel Mahkemece bu sanığın müsned suçlardan dolayı cezalandırılmasında esas alınan delillerin olaydan bir yıldan fazla bir süre geçtikten sonra kendiliğinden Cumhuriyet savcılığına teslim olan diğer sanık NY’ın sanık SG’i de suçlayan ve aşamalarda değişmeyen ifade ve savunmaları ile katılanların sanığın olaydan sonraki ruhi durumuna ilişkin açıklamaları ve bazı tanıkların olaydan önce ve olaydan sonra her iki sanığı bazı yerlerde gördüklerine ilişkin anlatımlarından ibaret olduğu görülmektedir.

Bu itibarla sanık N’nin diğer sanığı da suçlayan, ancak bu sanık yönünden yeterli ve geçerli diğer delillerle desteklenmeyen beyanlarının ancak kendisi yönünden bağlayıcı olduğunu kabulde zorunluluk bulunmakla, cezalandırılması için yeterli ve inandırıcı deliller elde edilemeyen sanık SG’nin müsnet suçlardan beraatine karar verilmelidir.”

Bu kararda CGK, sanık N’nin kendi aleyhine verdiği beyanın diğer delillerle doğrulanması nedeniyle bu sanığın mahkumiyetine, ancak diğer sanık aleyhine verdiği beyanın başka deliller ile doğrulanmaması nedeniyle o sanığın beraatına karar verilmesi gerektiğini kabul etmiştir. Bu kararda beyan delilinin bölünebileceğine de işaret edilmiştir. Buna göre ifadenin maddi delil ile doğrulanan kısmına itibar edilir, maddi delil ile doğrulanmayan kısmına itibar edilmez.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun benzer kararları;

CGK, 17.11.1986 gün 6-398/522 sayı; Hazırlık soruşturmasındaki ikrarın delil olarak kabul edilmesi için, özgür irade mahsulü olduğunun kesinlikle belirlenmesi ve inandırıcı nitelikte diğer delillerle doğrulanması gerekir.

CGK, 2.2.1987 gün 8-314/18 sayı; Sanığın, zora dayanarak alındığını iddia, ettiği, hâkim huzurunda, olmayan hazırlık soruşturması sırasındaki ikrarı inandırıcı başka yan delillerle doğrulanmadığından, itirazın kabulüne karar verilmelidir.

CGK, 16.2.1987 gün 6-271/50 sayı; Bir ikrarın sanık aleyhine delil olabilmesi için bunun serbest irade mahsulü olması, hâkim huzurunda yapılması, soruşturma aşamasında geri alınmaması ve yan delillerle de doğrulanması gerekir.

CGK, 5.12.1988 gün 6-424/506 sayı; Hiç bir yan delille desteklenip doğrulanmayan ve baskıya dayalı olduğu bildirilerek sonradan geri alınan polis aşamasındaki ikrardan başka kesin ve inandırıcı deliller bulunmadığı halde sanığın yüklenilen suçu işlediği kabul edilerek yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan.

CGK, 17.4.1989 gün 1-90/144 sayı; Baskıya dayalı olduğu konusunda kuşku bulunmayan ve devamlılık arz etmeyen ikrar ve bu nitelikteki şahadete dayanılarak mahkumiyet kararı verilmesi yasaya aykırıdır.

CGK, 17.12.1996 gün 10-275/288 sayı; Sanığın sonradan geri aldığı ve baskıya dayalı olduğunu ileri sürdüğü, maddi delillerle desteklenmeyen, olay tutanağı ve tanık beyanları ile çelişkili bulunan karakoldaki ifadesinden başka cezalandırılması için yeterli delil bulunmadığından itirazın reddine karar verilmelidir.

CGK, 18.11.1997 gün 6-210/251 sayı; Sanık HK karakolda alınan ifadesinde suçu ikrar etmiş, T’ın asma kilite ateş ettiğini, bira aldıklarını, el feneri ile kovanları toplayıp feneri sahibine geri verdiklerini söylemişse de, son soruşturma safhasında geri aldığı bu ikrarını doğrulayan delil elde edilememiştir.

CGK, 10.2.1998 gün 1997/1-238, 1998/15 sayı; Sanıklar, olaydan bir gün sonra kollukça alınan ifadelerinde; maktuleler Z ile H’yi iddia edilen biçimde birlikte öldürdüklerini ikrar etmekle beraber, savcılık ve Sulh Ceza Hakimi önündeki ifadelerinde ikrarlarından dönmüşler, duruşmadaki sorgu ve savunmalarında; kollukta kendilerine baskı yapıldığı için suçu kabullenmek zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Ceza Yargılamasının amacı hiç bir duraksamaya yer vermeyecek biçimde maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Yargılama sonucu ortaya çıkan kuşku başka kanıtlarla giderilmedikçe mahkumiyet hükmü kurulması, yargılamanın belirtilen bu amacına aykırıdır.

CGK, 29.11.2005 gün 7-144/150 sayı; Gerçekten de, bir kimsenin suçlu olmadığı halde kendisini suçlu sayması veya bir başkasının suçunu kabullenmesi mümkündür. O halde, ikrarın hangi aşamada gerçekleştiği ve özgür iradeye dayalı olup olmadığı, ikrarda bulunanın beyanın ciddiyetini ve bundan doğacak sonuçları bilip bilmediği, ikrarın başkaca deliller veya emarelerle desteklenip desteklenmediği, hayatın olağan akışına uygun düşüp düşmediği, kuşkudan arınmışlığını ve belirliliğini zayıflatacak biçimde ikrardan dönülüp dönülmediği gibi hususlar da göz önünde bulundurulmak suretiyle, somut olaydaki ikrarın delil değeri ortaya konulmalı ve ispat sorunu bu şekilde çözümlenmelidir.

CGK, 04.11.1997 gün 9/198-222 sayı; İkrarın maddi gerçeğe uygun bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.

Sanık hakkında silahlı çete niteliğindeki yasadışı PKK örgütünün sair efradı olarak Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını ayırmaya matuf toplam 10 eyleme katıldığı iddiasıyla kamu davası açılmıştır.

Pişmanlık duyan sanığın silahı ile birlikte 15.8.1994 tarihinde güvenlik görevlilerine teslim olduğu, jandarmaca alınan ifadesinde örgütün amacı doğrultusunda çeşitli eylemlere katıldığını bildirdiği, aşamalardaki savunmalarının da özde bu doğrultuda bulunduğu, mahkumiyet hükmünün de bu açıklamalara dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle, sanığın ikrarlarının ceza yargılamasının temel amacı olan maddi gerçeğe uygun bulunup bulunmadığının belirlenmesi somut olayda önem arz etmektedir.

Yerel Mahkemece sanığın  katıldığını  kabul  ettiği  eylemlere ilişkin soruşturma evrakının gönderilmesini istenmiştir. Gelen cevabi yazıda 25 Temmuz 1993, 26 Temmuz 1993, Ağustos 1993 ve Mart 1994 tarihlerinde vuku bulduğu belirtilen çatışmalara ait evrakın mevcut olmadığı ancak o tarihlerde yasadışı örgüt ile piyade birlikleri arasında sık sık çatışmalar olduğunun bilindiğinin bildirildiği anlaşılmıştır.

Yerel Mahkeme bu kez 1993 yılı Ağustos ayı ortalarında ..Köyüne yapılan silahlı saldırı olayına ilişkin tutanak örnekleri getirtilmesini kararlaştırmıştır. Sanık savunmalarında bu olayın .. İlçesi ..  Köyünde olduğunu söylemiş, gelen  yazıda  ise  olayın .. Köyü “Yekekümbed”  mezrasında  vuku bulduğu bildirilmiştir.

CMUK’nun 237. maddesinin 1. fıkrası “sanığın sorguya çekilmesinden sonra delillerin ikamesine başlanır…” 238.maddesinin 1.fıkrası ise “delillerin ikamesi, davet edilen bütün tanıkların ve bilirkişinin  dinlenilmesi   vesair  sübut  vasıtalarının irat edilmesi demektir.” hükümlerini taşımaktadır. Bu maddenin 2. fıkrasında ise, 7 bent halinde ikamesi istenilen delillerden vazgeçilebilecek haller gösterilmiştir. Yerel Mahkemenin ara kararıyla celbini istediği soruşturma evrakının sanığın katıldığını kabul ettiği eylemlere ilişkin bulunması itibariyle önem arz ettiği ve 238. maddenin 2. fıkrasında ikamesinden vazgeçilebilecek nitelikteki delillerinden olmadığı görülmektedir.

Bu itibarla somut olayda maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenmesi yönünden mahkemece, olaylara ilişkin evrakın istenilmesi suretiyle soruşturmanın genişletilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Prof. Dr. Bahri Öztürk de Yargıtay’ın aynı mahiyetteki kararlarını şu şekilde göstermiştir; “Yüce Mahkeme, bizim tespitimize göre, bu konuda 1.4.1985 de verdiği ilk kararında, ikrarın delil niteliğinde olabilmesi için: 1) ikrar olunan OLAYIN MÜMKÜN OLMASI, 2) HÂKİM HUZURUNDA OLMASI, 3) GERİ ALINMAMASI VE 4) YAN DELİLLERLE DE DESTEKLENMESİ gerektiğini açıklamıştır. Bu kararı daha sonra diğerleri takip etmiş; Yargıtayın bu görüşü istikrarlı hale gelmiştir. (Yar. CGK. 1.4.1985, 6/511-182 (Erdurak, s.214); Yar. CGK. 2.2.1987, 314/18; Yar. CGK. 16.2.1987, 6-271/50 (Uygun-Savaş-Mollamahmutoğlu, s.147, 194); Yar. CGK. 21.9.1987, 1-203/367 (YKB 1990, s.7567 vd.); Yar. CGK. 17.4.1989, 1-90/144 (İKİD 1989, s.6542 vd.); Yar. CGK. 25.6.1990, 9-156/188, YKD Kasım 1990, s.1704 vd.; Yar. CGK. 25.6.1990, 9-156/188, YKD Kasım 1990, s.1704 vd.; Yar. CGK. 4.6.1990, 1-139/163, YKD Ekim 1990, s.1544 vd.; Yar. CGK. 10.12.1990, 6-257/335, YKD Mart 1991, s.420 vd.; Yar. CGK. 11.3.1991, 1-28/68, YKD Şubat 1992 s.256 vd) YAŞAMA HAKKI VE İŞKENCE YASAĞI.

İtirafçı sanık beyanlarının mahkumiyet için tek başına yeterli olmayacağına dair Yargıtay kararları:

9 Ceza Dairesi, 4.5.2000 gün 2000/120 ve 2000/1300 sayı;

Sanıklar hakkındaki soruşturmaların başlama biçimi ve seyri ile tüm dosya kapsamı itibariyle; itirafçı sanıkların güven vermeyen anlatımları dışında, sanıklardan CY’ın aşamalarda değişmeyen savunmaları aksine, MAÇ’nin de sonradan reddettiği kolluk anlatımı dışında, silahlı çeteye hal ve sıfatlarını bilerek yardımda bulunduklarına dair cezalandırılmalarını gerektirecek nitelikte her türlü kuşkudan uzak, kesin ve yeterli delil bulunmadığı gözetilmeden, beraatları yerine, yazılı düşüncelerle mahkûmiyetlerine karar verilmesi,

9 Ceza Dairesi, 28.06.2010 gün 2010/4770 ve 2010/7689 sayı;

Sanıkların savunmalarının aksine, hakkında dava açılmadığı tespit edilen CB’ın silahlı terör örgütünün dağ kadrosuna götürülmesi eylemine katıldıkları hususunda itirafçı sanık MÇ’in yakalandıktan uzunca bir süre sonra verdiği, başka yan delillerle de doğrulanmayan savunması dışında, mahkûmiyetlerine yeterli her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediği gözetilmeden beraatları yerine yazılı gerekçe ile mahkûmiyetlerine karar verilmesi,

16 Ceza Dairesi, 25.05.2015 gün 2015/1093 ve 2015/1439 sayı;

Hükme dayanak yapılan başta Aİ ve diğer itirafçı tanıkların; örgütün yapısı, bir kısım üyeleri ile bunların katıldıkları eylemleri içeren beyanları yanısıra sanık hakkında da teşhis ve beyanlarda bulundukları, ancak bu tanıkların sanığa isnat edilen vahim nitelikteki eylemlere bizzat katılmadıkları gibi duyuma dayanan beyanlarının da aşamalarda tutarlılık göstermediği ve özellikle tanık Aİ ile bir kısım itirafçı tanıkların kendileri hakkındaki soruşturma ve kovuşturmada etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istedikleri yönündeki beyanlarıyla mağdurların soruşturma aşamasında sanığın da fotoğrafının bulunduğu teşhis işleminde sanığı teşhis edememeleri hususları bir bütün halinde değerlendirildiğinde, sanığın yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma şeklindeki vahim nitelikte araç suçları işlediğine dair kesin, yeterli, her türlü kuşkudan uzak ve inandırıcı delillerin bulunmadığı, mevcut şüpheden de sanığın yararlandırılması gerektiği gözetilmeden bu şekilde karar verilmesi”.